hoSSohbeT.com  Sohbet  forumlari

Anasayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   hoSSohbeT.com Sohbet forumlari > Tarih Kültür Sanat Forumu > Kim Kimdir? > Yerli Biografiler
Kayıt ol Yardım Sohbet Gazete oku Diyetsaglik Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et



Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 10-11-08, 07:20   #1
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Lightbulb Bu adamı tanıyın Dini Sohbetine Hayran Olduğum Senai Demirci....{Biyografi}




Dr. Senai Demirci, (d. 11 Kasım 1964). Tıp doktoru, yazar, radyo ve televizyon programları yapımcı ve sunucusu.

1964’de Samsun’un Terme ilçesinde doğdu. Samsun’da başladığı tıp öğrenimini İstanbul’da sürdürdü ve 1990 yılında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Sağlık Ocağı, Yaşama Gücü ve Yürüyüşler, Ramazan Sevinci,Kahve Bahane adlı televizyon programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu ve çeşitli radyo programları yaptı. Zafer dergisi ve dualar.com sitesinde makaleleri yayınlanmaktadır. Ondan fazla kitabı yayınlanmıştır. Engin Noyan tarafından seslendirilen '99 Esma 99 Dua' adlı eseri bunlar arasında en tanınmışıdır.Kıl Beni Ey Namaz adındaki kitabını kendi sessiyle seslendirip,albüm halinde sevenlerinin ilgisine sunmuştur.Şimdi yazarlığının yanı sıra; Bağcılar,Pendik gibi ilçelerde düzenli konferanslar yapıyor.Eşref Ziya ile birlikte Marmara Fm'de Ali Dakikalar adında bir radyo programı hazırlayıp sunuyorlar.Okurlarına bir yazarın edasıyla değil bir abi,kardeş tavırıyla sesleniyor.


Kendisine Göre Biyografisi :
Bugün doğdu, ömrünü bugün biliyor.
İlk taze nefesini bugün aldı.
Sonunu sonsuzluğa göre hazırlamaya çalışıyor.





"gelebilseydik bir kerecik göz göze ey yaşamak"{Senai Demirci}

Ayna ve kadın. Tahmin edileceği üzere uzunca bir süredir birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Kadın güzelleşme telaşında. Dudaklarını kızıllaştırıyor önce. Rujun ucu aynada geziniyor. Yanaklarında utangaç bir allık beliriyor. Fırça aynanın yüzünde geziniyor. Saçlarına geliyor sıra. Takılar aynaya takılıyor. Kulağının aynadaki görüntüsüne bir küpe resmi iliştiriyor. Boynunun göründüğü yere güzel bir gerdanlık çiziyor.
Hayır, hayır! Ayna karşısında bir makyaj değil bu. Ayna üzerinde! Kadın kendisini değil de aynadaki görüntüsünü süslemektedir. Makyajını aynanın yüzüne işlemektedir. Bir o kadar garip, bir o kadar da acı…
Makyajının bittiğini düşünüp gitmeye kalkarsa… Derin bir hayal kırıklığı. Buruk bir hüsran. Tuhaf bir aldanış. Aynaya yapılan makyaj ne aynaya yakışır, ne de ayna karşısında duraklayanda kalır. Kadının yüzüne, saçlarına, kulaklarına, gözlerine yapıştırdığı ziynetler çözülür. Adımını atar atmaz, makyajı dağılır. Ardı sıra gelmez güzelliği. Hepsi ayna üzerinde kalıverir.
Gençliğiyle ve gençliğine denk gelen güzelliğiyle övünen bir insanın da farklı bir şey yapmadığını düşünüyorum. Söz gelimi 2008 yılında gençliği ve güzelliğiyle övünen biri, büyük bir ihtimalle 2008 yılında genç olma sırasının kendisinde olduğunu da biliyor olmalıdır. Biliyor (mu?) Sadece sıranın kendinde olduğunu. Ama sadece sıranın kendine geldiğini. Sıra dediğin gelir de geçer de. Yirmilik delikanlı şimdi aynalara bakıp övünüyorsa, övündüğünden çok yerinme ve utanma da borçlanır. Niye mi? Henüz sıranın kendisinde olmadığı, gençlik ve güzellik sırasının başkalarında olduğu, ancak bir pıhtı halinde var olabildiği, kendisini aynaların bile ciddiye almadığı, “olsa da bir olmasa da bir” “şey” olduğu o günlere, meselâ, 1988 ve önceki yıllara da yazıklanmalıdır. Ve dahi şu anın pıhtılarına, bir çiğnemlik etlerine, düşecek olsa pekâlâ çöpe atılabilir zavallı ceninlerine, meselâ 2018’lerde bir derin mahcubiyet ödeyeceğini hatırında tutmalıdır.
Zamanın üzerimizdeki hükmü bugünler için gençlik olabilir, yaşlılık da olabilir, hayat da olabilir, ölüm de olabilir, henüz doğmamışlık da olabilir. Bu, bir ayna yüzeyine yapıştırılmış/çizilmiş süslerden kendi yüzümüze güzellik devşirmeye benzer. Oysa, aynaların bize yansıttığı bize kalmayacak.. Bir başka yılın aynasında yüzümüzde kırışıklıklar olacak, daha ötede bir aynada ise üzerimize toprak yığını ve en fazla soğuk bir taş düşecek.
Nasibimiz bize kalansa, gençlik de değil nasibimiz, ihtiyarlık da... Ölüm de nasip değil, hayat da. Sahip olmak, sahip olduğumuzun bizde kalmasını, bizim de onda kalmamızı gerektirir. Ama… Zenginlik de yoksulluk da, başarı da başarısızlık da gelip geçer sadece. Bir süreliğine yanımızda tutulur hallerimiz. Karşılıklı iki trenin gelip geçişi gibi. Bir aralık. Bir anlık. Bir yan yanalık.
Şu nebevî gölge meselinde olduğu gibi: “Ben ve dünyanın misali bir ağaç gölgesinde dinlenen yolcunun misali gibidir.” Yolcu olduğunu unutup ağaç gölgesinde ebedî konaklamaya kalksan bile, gölge senin üzerinde kalmaz. Kalkar ve gider.
“Günler insanlar arasında dolaştırılır” der Kur’ân. Demek ki günler kadar asıl değiliz. Günler değil, insanlar gelip geçiyor günlerin önünden. Sabit olan günler, insanlar değişken. Bir nöbetçi gibi şimdilik dikildiğimiz bir kulübeciktir yıllar. Halden hale yuvarlanıyor bedenlerimiz. Eksiliyor. Eskiyor. Yaşadığımız her hâl, bize bir ara uğrayan bir misafir. Seferde hallerimiz. Bizde kalmaya kararlı değil. Vedası kavuşmasında başlıyor her lezzetin.
Saklandığımız haz kuytularında eskidiğimizi unuttururuz kendimize. Her sabahın bir bugünümüzü daha dün ettiğini bilmez gibiyiz. Her nefesin hesaptan düşüldüğünü hissetmeyiz. Kendimizi kendi ellerimizle iteriz unutuşun kuyusuna. Kalbimize uzanan umutlar bir ucuzcu bezirgânın elleri gibi satışa götürür bizi. Avuntu köşelerinde suskun birer sürgündür sevinçlerimiz. Baktığımız her köşede ölü bir deniz. Sanki yüzlerimiz bin kevgir. Üst üste durmuyor haz tuğlalarımız. Vedaları emziriyor gözlerimiz. Ne kadar acı ka(y)nıyor suskunluklarımızın dibinde bir bilseydik. Gelip geçeniz biz. Dökülüyor bir bir ****l sevinçlerimiz. Kısalıyor günlerimiz. Uzuyor gölgelerimiz. "yanaşsaydın yandaşım olsaydın bir sığınak /yağmur altında sığındığım bir kerpiç evcik /olsaydın olduğumu anlasaydım oldu olacak/ gelebilseydik bir kerecik göz göze ey yaşamak." (Yusuf Özkan Özburun)
"Ve'l asr. Hüsrandadır insan."
__________________
''Hossohbet'' Bir Ayrıcalıktır ! Siz Şu Anda Bu Ayrıcalığı Yaşıyorsunuz''

♦♦ ♦♦
Yeryüzünde Hiç Bir Beşer Hz.Muhammed Kadar Sevilmedi ! Ve Yüryüznde Hiç Bir İnsan Kıyamete Kadar Hz.Muhammed Kadar Sevilmeyecek. Salat Ve Selam Olsun Sevgiliye


ALLAH'ım Kalbim Sana Kavuşma Arzusu İle Dopdolu
Tüm Zerrelerimle Sana Sıgınıyorum



Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:21   #2
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Öğretmenim Oruç{Senai Demirci}

Öğretmenim Oruç{Senai Demirci}


Hani o eski, o bilge öğretmenler vardır ya… Kucağında bir kitapla gelir her defasında. Eski ama hep yeni bir heyecanla bakılmış bir kitap. Neresinden baksan, okunmuşluğu kapağına sinmiş ten izinden, sayfa kenarlarına kıvrılmış çileli bakışlardan belli o eskimiş kitaplardan bir kitapla… Bir yüzüne bakarsın öğretmenin bir de göğsünde yetim gibi taşıdığı selüloz yığınına. O yüzün haresine sinmiş, o gözlerin çukuruna yağmış bilgeliği bir an önce emmek için yapışmak istersin kâğıtların sıcacık göğsüne. İşte öyle bir kitapla geldi öğretmenim oruç. Oku****** kendimi kendimden öteye taşırayım diye. Oku****** gözümü gördüğümden öteye taşıyayım diye.

Her kitap bin okuma borçlandırır seni beni... Orada kelimeler davetkâr bir edayla sıralanmış beklerken, sayfalar kat kat yolunu kesmişken, savuşup gidemezsin bir kapağın eşiğinden. Okuma borcumuzu hatırlatan nazik bir uyarıcıdır oruç.

İnsan, oruçla bedeninden ruhuna taşınır; kendini kendinden öteye taşır/ır. Oruç, insana yeni bir göz takar, diline yeni bir söz... Yeni bir gönül sunar. Suyu, ekmeği, meyveyi, yeri, göğü, insanı, sokağı, geceyi, gündüzü taze bir heyecanla görür oruç gözü. Sanki yeni baştan isimler koyar eşyaya oruç dili. “Bu ağaç dün burada mıydı?” “Ben hiç ıslanmış mıydım yağmurda?” Görmediği yaşamakları gördürür insana oruç gönlü. Iskalayışların hepsini ıskalayış… Yeni bir dolayıştır havayı suyu. Gülleri acemi bir koklayıştır. Mevsimleri eski(mi?) kalbimize yeni yeni sarıştır. Geçip giden, terk eden, yitirilen, eskiyen, eksilen “yüz”lerin eşiğinden dönüştür. Gidenlere ağlamamayı öğretir oruç kalbi.
Oruç, yaşamanın sıcacık ve tanıdık şalını omuzlarından kaydırır insanın. Ezber bozar. Uzağı yakın, yakını uzak eder. Uzak ve unutulmuş kaygıları yakın eder. Göze batan lüzumsuz telaşları uzağa sürer. İnsanın içine başka türlü kıpırtılar sokar. İnsanın kendine dokunmamak üzere, tenine temas etmemek üzere, ötelediği, halı altına süpürdüğü incelikleri gün yüzüne çıkarır. Suskunları konuşturur. Konuşkanları susturur.
Bencilliğin kalın kabuğundan çatlaklar açar oruç. Sanki daha bir geçirgen kılar gibidir insanı. Gönülden gönüle gizli yollara ışık tutar. Bir şefkat denizinin içinde ağır ağır salınan şeffaf omurgasızlara döneriz. Yardımlar, sadakalar, şefkatler, acımalar saklandıkları yerden başlarını çıkarır. Oruç, insanı yeni doğmuş gibi alır kucağına. Çocuksu sevinçlere, gölgesiz lezzetlere, lekesiz hazlara komşu eder; sanki yeni baştan buyur edilir insan yeryüzü sofrasına.

Sessizdir oruç. Kitap da öyle. Bağırıp çağırmaz kitap, vıdı vıdı etmezler; insanın dokunuşuyla canlanır, yürümeye başlar, konuşur, içini açar, fısıldar. İnsan, bakışıyla, bir İsâ[as] dokunuşuyla ölmüş selülozları diriltir, nutka getirir. Gözlerinin karasına değdikçe kâğıt ve mürekkep, yeni aklıklar devşirir aklına, kara sevdalar yağdırır kalbine. İnsanın oruçta elinin kolunun bağlanmışlığı, Mûsa’nın [as] elini göğsüne sokmasına benzer; çıkardığında “yed-i beyza”yı [beyaz el] bulur avuçlarında. Elinde var olduğunu sandığı kudreti, kuvveti sahibine iade eder insan; göğsüne bağlar elini, kalbine koyar dilini. Yeniden başlar gibi olur hayata. Kalbiyle dokunur eşyaya, canının terazisi inceliklere hassaslaşır, mücevherlere acıkır kefeleri.

Suskundur oruç. Tutanı olmazsa orucun, orada öylece sessizce durur, bekler. İçinde sakladığı cevherleri saçıp savurmaz ortalığa, incisini ışıktan sakınan sadef gibi kendi içine kapanır. Kitaplar da suskundur. Okuyanı olmazsa kitabın, o da bir köşede, suskunca bekler. Harfleri yanıp tutuşmaya hazırdır; sessizlikte küllenir ama insan nefesinin dokunuşuyla kor olup parlar, köze dönüşür. Kelimeleri baharı bekleyen tomurcuklar gibidir; yağmur ve ışık dokunur dokunmaz çiçeğe durur, meyve neşesi kuşanır. Oruç da kitap da insanını bekler söylemek için, söyleşmek için, dirilmek için, diriltmek için.

Oruç da kitap da insanı enfüsüne, içine doğru çağırır. Okumak da oruç tutmak da görüntüye, gösterişe tenezzül etmez. Oruç, insanı içe doğru büyütür, içe doğru tezyin eder, içe doğru derinleştirir. Dışarıya söyleyeceği bir şeyi yoktur orucun. Okumak, her ne kadar görünür olsa da, görüntünün taşıyabileceğinden çok daha fazlasını saklar ardında. Okuyor görünebilirsin; ama okumanın sana ettiğini kimse resme sığdıramaz, objektife düşüremez, renge, biçime bürüyemez. Okumak, “görüntüyü kurtarmak”tan fazlasıdır çünkü.

Elle dokunulur gözle görünür olan Mushaf’ın, yani kağıt ve mürekkepten ibaret bir cismin, “Kur’ân”’a, yani “okunan” bir çağıltıya/kıpırtıya dönüşmesi, senin nefesinin dokunuşunu bekler. Kitab’ın konuşan bir ruh kuşanması senin okuma eyleminle başlar. “Kur’ân”, “kıraat edilen”, “okunan” anlamına gelir. Yani okumadığın sürece o, “Kur’ân” değildir; seni bir köşede Mushaf (sayfalar) olarak bekler, suskun ve sözsüz kalır. Senin nefesin iksirdir Mushaf’a; onu “okunur” eyler, “Kur’ân” makamına çıkarır. Senin dilin ve damağın ana rahmidir Mushaf’ın mürekkep pıhtısına. Sımsıcak sarmalar bir çiğnemlik lekeyi, ete kemiğe bürür, tazecik nefeslere sarar, kalbine kıpır kıpır hayatlar düşürür. Kitab’a can olmaya, Kitab ile can olmaya başlarsın.

Ramazan’ı “Kur’ân’ın indirildiği ay” olarak tarif eden Rabb-i Rahim-i Hakîm, oruç ile okuma arasındaki ikizliğe dikkat çekiyor . “Kur’ân’ın indirildiği ay”da okumak, oruç tutmak kadar öncelikli olmalı. Ki orucun öğretmenliğiyle, “Okunası” Kur’ân’ın anlamları daha bir açık ediliyor kalbe, nefse ve akla. Ve susuyorum… Kitab ile iftar edinceye…
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:21   #3
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
kim insaflı?{Senai Demirci}

kim insaflı?{Senai Demirci}


Kim insaflı?
Devlet: Kendisine karşı yapılan suçları af kapsamına almıyor. Ama vatandaşlarına yapılan suçları onlara sormadan affedebiliyor.
Allah: Zatına karşı yapılan suçları affedebileceğini söylüyor. Ama kullarına karşı yapılanlar suçları kullarına sormadan affetmeyeceğini söylüyor.

Devlet: Bir şeyi hak ettiğimizde önümüzde formaliteler yığın yığın yükseliyor, bürokrasi kale gibi dikiliyor. “İyi” bir iş yaptığımızda suskun kalıyor. İyi bir şeyi hak ettiğimizde, hakkımızı vermekte gecikiyor, nazlanıyor.

Allah: İyi bir şey yaptığımızda hemen ama hemen, hiç bekletmeden kendi katında iyiliğimiz yüceltiliyor, kayda geçiyor, onaylanıyor, karşılığı kat kat yazılıyor. Hatta kötü bir şey yapmak üzereyken vazgeçmemizi bile iyilik sayıyor. Günah yapmaya niyetlenip geri dönmemizi de sevap yazıyor. O kötü işi yapmışsak da, “Sabûr” isminin gereğince “sabrediyor”, hatamızı hemen kaydetmiyor, kendi katına çıkarmıyor, aradaki defterlerde bekletiyor, istiğfar edelim, özür dileyelim diye bekliyor. Hakkıyla, tövbe ettiğimizde de, o günahtan kat kat daha büyük bir sevap yazıyor. İlle de günah yazılacaksa defterimize, ancak karşılığını yazıyor; sevap yazarken yaptığı gibi kat kat yazmıyor.
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:22   #4
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Sevap biriktirilebilir mi?{Senai Demirci}

Sevap biriktirilebilir mi?{Senai Demirci}

Ayağımızı kaydıran tuhaf bir bahanedir. Ben sizin adınıza itiraf ediyorum. “Nasılsa çokça sevabım var, ucundan kıyısından yenirse çok şey kaybetmem herhalde…” Böylece birikmiş sevaba güvenip günahın avuçlarına bırakırız kendimizi. Peki ya sevap biriktirilebilir mi? Üste üste konulabilir mi sevaplarımız?
Bir şeyi biriktirmemiz için harcadığımızın kazandığımızdan az olması gerek değil mi? Bir şeyi üst üste koyabilmek için elimizde kalanın elimizden çıkandan çok olması gerek değil mi? Bir iyilik edebilmemiz için bedenimiz için yapılan harcamalar, dünyamızın ayakta durması için gerekli masraflar, bizim ürettiğimiz iyilikten çok çok fazladır. Mesela, bir an sadece bir defalık “Elhamdulillah…” diyerek nefesimizle, sesimizle ürettiğimiz şükür için, yıllar yıllar öncesinden peygamberler gönderilmiş olması, onların sözünün ve sesinin yüzyıllar içinde milyonlarca güzel insanın akıl almaz çileleriyle bize ulaştırılmış olması gerekir. Ayrıca, o andaki şükrü üretebilmemiz için bize doğduğumuz (hatta doğumumuzdan da önce) andan itibaren sayısız nimet verilmesi, sevdiklerimizle ve hatıralarımızla o an’a taşınmış olmamız gerekir. O an şükrettiğimiz şeyi tadacak zevk, duygu, dil, damak, dudak, mide, göz, koklama gibi sayısız yeteneklerimizin hazır edilmesi gerekir. Ayrıca, o şükre yetecek nefeslerimiz verilirken, güneşin tepemizde duruyor, yıldızların üzerimizde bekliyor, dünyanın altımızda dönüyor olması gerekir…. Üretim hızımız tüketim hızımızdan çok çok az… Hem sonra ne kadar kaliteli ürün ortaya çıkardığımız da şüpheli. Ne kadar sahici söyledik “Elhamdülillah”ı? Anlamına kendimizi ne kadar kattık? Hem sonra, “Elhamdülillah…”diyebilenler arasında olmakla da yeni “Elhamdülillah”lar demelere borçlandığımız ortadayken, ürettiğimiz hamdleri stokladığımızı söyleyebilir miyiz? Ürettikçe daha çok hamd ham maddesini borçlanmıyor muyuz bize hamd etmeyi öğreten ve hamd edilesi nimetler veren Tedarikçimize?
Üst üste koyabilmek için sevaplarımızı elimizden kalanın elimizden çıkandan fazla olması gerekiyor? Ya gıybetle yakmışsak elimizdekileri? Ya hasetle yiyip bitirmişsek depoladıklarımızı? Ya ürettiklerimizin hepsi de defolu diye pazara sürülmemişse?
Nasıl olur da sevabımıza güveniriz şu halde?
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:23   #5
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Faili/ne meçhul cinayet{Senai Demirci}

Faili/ne meçhul cinayet{Senai Demirci}

Ayağımızı kaydıran tuhaf bir bahanedir. Ben sizin adınıza itiraf ediyorum. “Nasılsa çokça sevabım var, ucundan kıyısından yenirse çok şey kaybetmem herhalde…” Böylece birikmiş sevaba güvenip günahın avuçlarına bırakırız kendimizi. Peki ya sevap biriktirilebilir mi? Üste üste konulabilir mi sevaplarımız?
Bir şeyi biriktirmemiz için harcadığımızın kazandığımızdan az olması gerek değil mi? Bir şeyi üst üste koyabilmek için elimizde kalanın elimizden çıkandan çok olması gerek değil mi? Bir iyilik edebilmemiz için bedenimiz için yapılan harcamalar, dünyamızın ayakta durması için gerekli masraflar, bizim ürettiğimiz iyilikten çok çok fazladır. Mesela, bir an sadece bir defalık “Elhamdulillah…” diyerek nefesimizle, sesimizle ürettiğimiz şükür için, yıllar yıllar öncesinden peygamberler gönderilmiş olması, onların sözünün ve sesinin yüzyıllar içinde milyonlarca güzel insanın akıl almaz çileleriyle bize ulaştırılmış olması gerekir. Ayrıca, o andaki şükrü üretebilmemiz için bize doğduğumuz (hatta doğumumuzdan da önce) andan itibaren sayısız nimet verilmesi, sevdiklerimizle ve hatıralarımızla o an’a taşınmış olmamız gerekir. O an şükrettiğimiz şeyi tadacak zevk, duygu, dil, damak, dudak, mide, göz, koklama gibi sayısız yeteneklerimizin hazır edilmesi gerekir. Ayrıca, o şükre yetecek nefeslerimiz verilirken, güneşin tepemizde duruyor, yıldızların üzerimizde bekliyor, dünyanın altımızda dönüyor olması gerekir…. Üretim hızımız tüketim hızımızdan çok çok az… Hem sonra ne kadar kaliteli ürün ortaya çıkardığımız da şüpheli. Ne kadar sahici söyledik “Elhamdülillah”ı? Anlamına kendimizi ne kadar kattık? Hem sonra, “Elhamdülillah…”diyebilenler arasında olmakla da yeni “Elhamdülillah”lar demelere borçlandığımız ortadayken, ürettiğimiz hamdleri stokladığımızı söyleyebilir miyiz? Ürettikçe daha çok hamd ham maddesini borçlanmıyor muyuz bize hamd etmeyi öğreten ve hamd edilesi nimetler veren Tedarikçimize?
Üst üste koyabilmek için sevaplarımızı elimizden kalanın elimizden çıkandan fazla olması gerekiyor? Ya gıybetle yakmışsak elimizdekileri? Ya hasetle yiyip bitirmişsek depoladıklarımızı? Ya ürettiklerimizin hepsi de defolu diye pazara sürülmemişse?
Nasıl olur da sevabımıza güveniriz şu halde?
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:24   #6
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Oruç diye/bildiğim....{Senai Demirci}

Oruç diye/bildiğim....{Senai Demirci}

Bir iğne oruç.. Beni bana dikiyor, yeniden dokuyorum insan olan yanımı. Dudağımı dudağıma teğelliyor; yalan ve boş sözü değdirmiyor nefesime. Bencilliğimin yakalarından tutup cömertliğin düğmelerine ilikliyor beni; yeniden b/akıtıyor hiçliğime, hiçlikten geldiğim gerçeğine...

Bir mühür oruç. Mekanın üzerine kutlu bir vaktin hükmünü basıyor, her köşeyi kutsuyor, her şehri Kâbe'nin eteğine taşı(rı)yor. Mevsimlerden de geçse, ömrün farklı yıllarına da uğrasa, bizi bir sofranın başında bir bir çocuk ediyor, kalplerimizi binbir çocuk sevincine kilitliyor. Kalbimizi meleklerin bile göremediği, şeytanın bile bozamadığı o görünmez, o gösterilmez, yalnızca O'na görünür sadrın içine koyuyor, sahtelikten çıkarıp yeniden piyasaya sürüyor. Eşyanın sıradanlığını çekip alıyor elimizin altından, yine ama yeni, eski ama taze lezzetlerle damgalıyor.

Bir yokuş oruç. Şükrün ırmağını akıtıyor çölleşmiş tenimizin vadilerinden. Sabrın yokuşlarında susatıp suya kandırıyor nankörlüğümüzü yeniden.

Bir yoldur oruç. Çıkar/çıkmaz sokakların hepsini Mekke'ye çıkarıyor. Şehrin kirlerini bir suskunluk avazında temizliyor. Yetim bıraktığımız umudumuzu, sokağa terkettiğimiz merhametimizi yeniden eve alıyor. Yola koyuyor içimizin şefkat kervanlarını. Kuraklaşmış, çoraklaşmış dünyanın göbeğinde, iftar saatlerinde serinlediğimiz, iftarı bekleyerek sevindiğimiz, bölüşerek sevindirdiğimiz bir vahaya uğratıyor nefislerimizi.

Bir elbisedir oruç. Bizi ilk defa niyetimizle giyindiriyor. Güvendiğimiz eylemlerimizi bir kenara bıraktırıp, eylemsizliğin, hiçbir şey edememenin loş köşelerine çekiyor. Sıcak teması kaybettiğimiz vicdanımızın eşiğine yeniden çağırıyor bizi. Bir ihramı giyer gibi, O'nu görürcesine yaşadığımız ihsan kumaşını atıyoruz omuzlarımıza. Kıyıda köşede, kimsenin görmediği yerlerde, gözlerden uzakta da olsa, yalnız ve yalnız O'na teveccüh etmenin, yalnız ve yalnız O'ndan iltifat beklemenin estetiğine bürünüyoruz.

Bir kapı oruç. Bize açılan. Sonsuz bir kabullenişin odasına doğru eşsiz bir aşinalıkla ayaklarımızı buyur eden ahşap bir kapı. Anamızın ekşi ayranını özlercesine, babamızın şefkatli bakışını beklercesine, bir susamlı pidenin kokusunda erircesine, bir kutlu emre seve seve itaat edercesine masumiyetimizin evine yeniden ayak bastığımız bir kapı. Bizden açılan bir kapı. Cimriliğimizi sürpriz bir merhametle dikiş yerlerinden yırtarak, biriktirdiklerimizi elimizin altında faydasız kılarak kalbimizi başkalarına doğru aralayan..

Bir yağmur oruç. Sokaklara gökyüzü insin diye. Çocukluklarını yetim bırakmış büyüklerin de alnına çocukça sevinçler dokunsun diye. Dağlarca büyümüş, kayalarca katılaşmış kalplerin arasından yeniden sular sızsın diye... İçimizde öldürdüğümüz acımalar, küllendirdiğimiz merhametler bir damlanın dokunuşuyla filizlensin, göğe ağaç ağaç ağsın diye. Yetim başını okşayan meyvelerle, komşuyu da hatırlayan çiçeklerle, eksildiğimizi/eskidiğimizi açık eden kokularla dal budak salsın diye...

Bir taştır oruç. Yolumuzu kesen. Hırslarımızın ayaklarına dolanan. Emellerimizin önüne dikilen. Başımıza bir mezar taşı gibi dikilip toprak olduğumuzu hatırlatan. Eşyanın yüzünü bizden çeviren bir soğukluk, katılık gibi ağırlaşan. Hazzın kabını dokunulmaz kılan bir duvar gibi yükselen. Kimi katı kalpleri utandırırcasına, bir Mûsa asâsı gibi dokunan. İmsakla, iftarla, ezanla sonsuz yumuşayan, çatlayan, tozlaşan, ağlayan, ağlatan...

Bir topraktır oruç. Bir saksılık toprak gibi pencere önünde. İçinde hayallerin yeniden sulandığı... Her kıpırtısında çocuk sevinçlerinin yeniden uyandığı... Bir o kadar tanıdık, bir o kadar yeni...

Kendince, keyfince bir mutluluk adası. İçimizi bir saksılık toprak kadar olsun geniş tuttuğumuzun habercisi. Küçük sevinçler gölgesi....

Bir saklambaç oyunu oruç. Kendimizi kendimizden gizler gibi görünmez bir niyetin köşelerinde beklediğimiz. Bencilliğimize sobelendiğimiz. Sonsuza kadar sevabımızı saydırdığımız ebemiz. Az pencereli yalnızlıklar. Şehvetimizi sarkıttığımız kuyular. Hırslarımızı yatırdığımız kuytular.

Bir oda oruç. Bir bir buluştuğumuz. Yeniden göz göze geldiğimiz. Dört duvarı sohbetle yeniden buluşturduğumuz. Sofranın beklentisinde, bir yudum suyun sesinde, bir sıcak ekmeğin kıyısında kalbimizi yeniden sedirlere yatırdığımız. Ruhumuzu baş köşeye buyur ettiğimiz.

Bir sızı oruç.. Tenin çatlaklarından sızan can akışı. Bedenin yaralarından taşan kalp ağrısı. Ruhun tenden dışarı sızması... Kabuğun çatlaması... Tohumun uyanması.

Bir dönüş oruç. Yar'e verdiğimiz söze dönüş... Suskularca konuşan. Söz verdiğimiz Yâr'e dönüş...Çığlıklara sarılan.
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:24   #7
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
"Kes!"im zamanı{Senai Demirci}

"Kes!"im zamanı{Senai Demirci}

Bir iğne oruç.. Beni bana dikiyor, yeniden dokuyorum insan olan yanımı. Dudağımı dudağıma teğelliyor; yalan ve boş sözü değdirmiyor nefesime. Bencilliğimin yakalarından tutup cömertliğin düğmelerine ilikliyor beni; yeniden b/akıtıyor hiçliğime, hiçlikten geldiğim gerçeğine...

Bir mühür oruç. Mekanın üzerine kutlu bir vaktin hükmünü basıyor, her köşeyi kutsuyor, her şehri Kâbe'nin eteğine taşı(rı)yor. Mevsimlerden de geçse, ömrün farklı yıllarına da uğrasa, bizi bir sofranın başında bir bir çocuk ediyor, kalplerimizi binbir çocuk sevincine kilitliyor. Kalbimizi meleklerin bile göremediği, şeytanın bile bozamadığı o görünmez, o gösterilmez, yalnızca O'na görünür sadrın içine koyuyor, sahtelikten çıkarıp yeniden piyasaya sürüyor. Eşyanın sıradanlığını çekip alıyor elimizin altından, yine ama yeni, eski ama taze lezzetlerle damgalıyor.

Bir yokuş oruç. Şükrün ırmağını akıtıyor çölleşmiş tenimizin vadilerinden. Sabrın yokuşlarında susatıp suya kandırıyor nankörlüğümüzü yeniden.

Bir yoldur oruç. Çıkar/çıkmaz sokakların hepsini Mekke'ye çıkarıyor. Şehrin kirlerini bir suskunluk avazında temizliyor. Yetim bıraktığımız umudumuzu, sokağa terkettiğimiz merhametimizi yeniden eve alıyor. Yola koyuyor içimizin şefkat kervanlarını. Kuraklaşmış, çoraklaşmış dünyanın göbeğinde, iftar saatlerinde serinlediğimiz, iftarı bekleyerek sevindiğimiz, bölüşerek sevindirdiğimiz bir vahaya uğratıyor nefislerimizi.

Bir elbisedir oruç. Bizi ilk defa niyetimizle giyindiriyor. Güvendiğimiz eylemlerimizi bir kenara bıraktırıp, eylemsizliğin, hiçbir şey edememenin loş köşelerine çekiyor. Sıcak teması kaybettiğimiz vicdanımızın eşiğine yeniden çağırıyor bizi. Bir ihramı giyer gibi, O'nu görürcesine yaşadığımız ihsan kumaşını atıyoruz omuzlarımıza. Kıyıda köşede, kimsenin görmediği yerlerde, gözlerden uzakta da olsa, yalnız ve yalnız O'na teveccüh etmenin, yalnız ve yalnız O'ndan iltifat beklemenin estetiğine bürünüyoruz.

Bir kapı oruç. Bize açılan. Sonsuz bir kabullenişin odasına doğru eşsiz bir aşinalıkla ayaklarımızı buyur eden ahşap bir kapı. Anamızın ekşi ayranını özlercesine, babamızın şefkatli bakışını beklercesine, bir susamlı pidenin kokusunda erircesine, bir kutlu emre seve seve itaat edercesine masumiyetimizin evine yeniden ayak bastığımız bir kapı. Bizden açılan bir kapı. Cimriliğimizi sürpriz bir merhametle dikiş yerlerinden yırtarak, biriktirdiklerimizi elimizin altında faydasız kılarak kalbimizi başkalarına doğru aralayan..

Bir yağmur oruç. Sokaklara gökyüzü insin diye. Çocukluklarını yetim bırakmış büyüklerin de alnına çocukça sevinçler dokunsun diye. Dağlarca büyümüş, kayalarca katılaşmış kalplerin arasından yeniden sular sızsın diye... İçimizde öldürdüğümüz acımalar, küllendirdiğimiz merhametler bir damlanın dokunuşuyla filizlensin, göğe ağaç ağaç ağsın diye. Yetim başını okşayan meyvelerle, komşuyu da hatırlayan çiçeklerle, eksildiğimizi/eskidiğimizi açık eden kokularla dal budak salsın diye...

Bir taştır oruç. Yolumuzu kesen. Hırslarımızın ayaklarına dolanan. Emellerimizin önüne dikilen. Başımıza bir mezar taşı gibi dikilip toprak olduğumuzu hatırlatan. Eşyanın yüzünü bizden çeviren bir soğukluk, katılık gibi ağırlaşan. Hazzın kabını dokunulmaz kılan bir duvar gibi yükselen. Kimi katı kalpleri utandırırcasına, bir Mûsa asâsı gibi dokunan. İmsakla, iftarla, ezanla sonsuz yumuşayan, çatlayan, tozlaşan, ağlayan, ağlatan...

Bir topraktır oruç. Bir saksılık toprak gibi pencere önünde. İçinde hayallerin yeniden sulandığı... Her kıpırtısında çocuk sevinçlerinin yeniden uyandığı... Bir o kadar tanıdık, bir o kadar yeni...

Kendince, keyfince bir mutluluk adası. İçimizi bir saksılık toprak kadar olsun geniş tuttuğumuzun habercisi. Küçük sevinçler gölgesi....

Bir saklambaç oyunu oruç. Kendimizi kendimizden gizler gibi görünmez bir niyetin köşelerinde beklediğimiz. Bencilliğimize sobelendiğimiz. Sonsuza kadar sevabımızı saydırdığımız ebemiz. Az pencereli yalnızlıklar. Şehvetimizi sarkıttığımız kuyular. Hırslarımızı yatırdığımız kuytular.

Bir oda oruç. Bir bir buluştuğumuz. Yeniden göz göze geldiğimiz. Dört duvarı sohbetle yeniden buluşturduğumuz. Sofranın beklentisinde, bir yudum suyun sesinde, bir sıcak ekmeğin kıyısında kalbimizi yeniden sedirlere yatırdığımız. Ruhumuzu baş köşeye buyur ettiğimiz.

Bir sızı oruç.. Tenin çatlaklarından sızan can akışı. Bedenin yaralarından taşan kalp ağrısı. Ruhun tenden dışarı sızması... Kabuğun çatlaması... Tohumun uyanması.

Bir dönüş oruç. Yar'e verdiğimiz söze dönüş... Suskularca konuşan. Söz verdiğimiz Yâr'e dönüş...Çığlıklara sarılan.

Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:25   #8
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Omzumda taşıdığım...{Senai Demirci}

Omzumda taşıdığım...{Senai Demirci}


Bitmeyecekmiş sandım akşamları. Hep gelecek diye elimin altında bildim sabahları. Tepemden sessiz habersiz geçiverdi öğle güneşleri. Yüzümden tebessüm mahzun ikindileri, dilencilere “Allah versin!” der gibi başımdan savdım. Güneşi batıran akşamlara, bir günün güneşinden önce batacağımı fısıldayan gün batımlarına hiç yüz vermedim. Hiç kimsenin arayıp sormayacağı, sözümü duymayacağı, sesimi aramayacağı unutuluş zulmetlerime gömüleceğimi hatırlatan yatsılara kulak asmadım. Gecenin sahte ışıklarını perde diye çektim hüznümün sarı soluk yüzüne.
Yarınların tozlu raflarına yasladım pişmanlıklarımı. Uyuttum “Ah!”larımı. Vurdumduymazlığın kirli halısı altına süpürdüm boğazıma batan c/an kırıklarını. Ağrısını dindirdim çelişkilerimin. Çığlığını susturdum militan tereddütlerimin. Emellerimi hiç bitmez mevsimlerin salıncağına yatırdım. “Sus!” dedim sorularıma. Erteledim. Y/anımdan kovdum iç çekişlerimi. Yakama yapışan hüzünleri elimin tersiyle ittim. Sokakların tanıdık yüzlerinde erittim terk edişleri. Kaldırımların zift karası çamuruna sardım korkuyu bekleyişlerimi. Acıyı hiç dolaştırmadım yanımda. Ayağından vurdum. Vitrinlerin parıltısında parçaladım kaygıları. “Hep başkaları ölüyor…” kaçamaklarıyla avuttum ölüme yazıldığım gerçeğinin z/amansız sızlanmalarını. Billboardların albenisinde, sahte tebessümlerin kıvrımında boğdum beni hüsrana saran gün geçişlerini. “Daha çok, daha çok..” şeye sahip olmanın siperine dalarak savuşturdum fena ve zeval kurşunlarını, kayboluş ve tükeniş oklarını.
Hiç yara almadım. Kanamadım. Benlik kabuğuma çizik attırmadım. Dokundurmadım varlığımın çeperlerine. Büsbütün ve eksiksiz kaldım. Yakamı çekip çekiştiren, ayaklarıma dolanıp duran sızıları uyanıklık sandığım uykularda rüyaya yordum. Ciddiye almadım. Hiç üşümedim. Hiç çıplak kalmadım. Yırttırmadım ömür defterimin sayfalarını. Kirpiklerimi ıslatmadım. Yüzümü saklamadım. Boynumu eğmedim hiç. Kendimi hep burada sandım.
Son gün gelmeyecek sandım. Bitmeyecek sandım nefesimi. Aldandım. Dünlerin loş serinliğinden emzirdim mazeretlerimi. Uykuya yatırdım arayışlarımı. Uzakta sandım tükenişleri. Dudağıma değen zevâlleri, kalbimi kanatan yitişleri tatmaktan kaçtım.
Ah ki, ayaklarımla kaçtığım akıbet ayak ucumdaymış meğer. Uyuyarak unuttuğum gerçek başucumda yastıkmış meğer. Ellerimle yakamdan ittiğim gerçekler avuçlarıma yazılmış meğer. Gözlerimi kaçırdığım kırılgan fotoğraflar kirpik uçlarıma çekilmiş meğer. Sözünü etmediğim, laf arasında zikretmediğim korkular, dilime damağıma dolanmış, sesime nefesime sinmişmiş meğer. Sırtımı döndüğüm hüzünleri omzumda taşırmışım meğer. Taze nefeslerimle uzağa üflediğim sızılar şah damarımda pıhtı pıhtı közlenirmiş meğer.
Bitti ömrüm. Son nefese vardım. Gençliğim zayi oldu. Elden gitti. Ömrümün acı meyvesi kaldı elimde. Elem verici günahlar. Utanç verici hatalar. Yüz kızartıcı isyanlar. Gençliğimden bana kalan pişmanlıklar. Sadece pişmanlıklar. “Ah keşke”lere sarıyorlar bedenimi şimdi. “Niye bana söylemediler, neden beni uyarmadılar ki..” hüsranıyla bağlanıyor gözlerim. “Nasıl olur, şimdi ben mi öldüm yani!” şaşkınlığıyla bağlıyorlar çenemi. “Yine mi cenaze var…”, “Ölen kim acaba!” diye diye kanıksanmış, dudak ucuyla söylenmiş, lüzumsuz haberler, gereksiz detaylar, hemen unutulacak görüntüler tabutuna sürüyorlar yüzümü.
Bu defa da başkası ölen. Başkalarının başkası diye bildiği öldü bu defa. Ben. Ama ben. Bir başkasının başkası. Ben. Yüzümü toprağa sunacaklar. Toprağa. Gözlerimi çevirdiğim haramlar şimdi ne kadar dilsiz, neşesiz. Çare umduğum dudaklar şimdi ne kadar sözsüz, ne kadar tesellisiz. Yüz bulmaya çalıştığım yüzler şimdi ne kadar çaresiz, ne kadar vefasız. Sığındığım can alıcı gözler şimdi ne kadar ilgisiz, ışıksız. Ağır ve soğuk bir bedenden ibaretim. Koskoca bir ömrün içinde hatırını saydığım bu ten şimdi gözlerden ırak tutulası, toprağa sunulası. Hatırı için Rabb-i Rahimimin hatırını kırdığım bu ceset, şimdi, ne kadar ağır omuzlarımda, ne kadar da zor taşınası…
Söyleyin onlara. Omuzlarından indirsinler beni. Ben tabutumu kendim omuzlamışım meğer doğum günümde. Toprağa sunulası bir cenazeyi taşıyorum ben. Şimdi.
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:25   #9
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Gerçek bizi özgür kılar{Senai Demirci}

Gerçek bizi özgür kılar{Senai Demirci}


Evlerimiz varsa, yıkılabilir. Huzurumuzun sütunları devrilebilir. Umutlarımızın çatısı çökebilir. Özlemlerimizin tül perdeleri yırtılabilir. Mutluluğumuza açılan kapılar kapanabilir.
Sevdiklerimiz varsa, gidebilirler ve gidebiliriz. Yolumuzu ayrılıklar kesebilir. Kalbimizden kan çekilebilir. Göğsümüzde aşk sönebilir.
Paramız varsa, tükenebilir. Eksilebilir elde ettiklerimiz. Ayakkabılarımız çekilebilir ayaklarımızın altından. Yokluğun kollarına düşebilir bileziklerimiz. Yangına kaptırabiliriz şehrimizi.
Canımız varsa, çıkabilir. Yaralanabiliriz her ölüm haberinde. Hüzün toprağına bulanır ruhumuz toprağa verdiklerimizin donuk gözlerinde. İsmimiz silikleşebilir ömür defterinden yüzümüzdeki her kırışığın çentiğiyle.
Yıkılmışsa evimiz, devrilmişse huzurun sütunları, kaybedebiliriz diye üzerine titrediklerimizin prangasından kurtarırız kalbimizi. Ne suyun kesilmesi üzer bizi, ne kahvaltının keyifsizliğine takarız. Tek bir nefese indirgenmiş varlığımızı yeniden keşfederiz tükenmişliğin avuç içlerinde. Küflü raflar arasında hiç umulmadık zamanda bulunmuş bir mücevher gibi pırıl pırıl bir huzurun dizi dibinde buluruz kalbimizi. Köşeyi döndüğümüzde bir teselli bekler belki bizi. Hep yürüdüğümüz sokakta sek sek oynayan kız çocukları. Epeydir selamlaşmadığımız komşumuzun telaşsızca caddeye açılan penceresi. Azıcık ürktüğümüz sokak köpeğinin hırıltısı. Yan daireden sızıveren kızartılmış ekmek kokusu. Mutluluk olduğunu unuttuğumuz mutluluklar taze bir bebe çığlığı olup yeniden doğar bıkkınlığın rahminden. Sütunları ayakta tutmaya çalışırken unuttuğumuz, odamızı genişletme arzusuyla bir kenara ittiğimiz kuru ekmek tadını yeniden keşfederiz. Yıkılabilir olan yıkılmışsa, yıkılacakların korkusuyla yaşamaktan kurtuluruz. Yıkılmışlıktan sıyrılır ruhumuz.
Çekip gitmişse sevdiklerimiz, yitirmişsek yitirilecekleri, yalnızlığın buzdan odasında göğsümüzü inip kalkarken gördüğümüzde, belki ilk defa yaşatıldığımızı fark ederiz. Sayabiliriz nefeslerimizi. Gürültüler bittiğinde, koşturmalar kesildiğinde, çamurlar silinip tozlar dağıldığında, bir yudumcuk soğuk suya hazırlandığını hissederiz çatlak dudaklarımızın. Belki ilk defa su içeriz.
Çökmüşse duvarlar, dağılmışsa oyuncaklar, ezilmişse şehrimizin yüzü bir titreyişte, titreye titreye yeniden eve döneriz. Sabaha ertelenmiş sıradan bir öpücük serinliği, duymazdan gelinmiş öylesine bir “anne!” çağrısı, nasılsa vakit var diye yüz üstü bırakılmış tek kırıntılık bir sevgi ifadesi, hiç yoktan eve geç kalındığı için ıskalanmış bir kapı arkası kız çocuğu neşesi yaldızla yazılır sıradanlığın defterine. Büyüttüklerimizin üstünü çizeriz bir anda, küçük gördüklerimizin altı çizilir gönlümüzde. Ters yüz ettiğimiz dünya düzelir. Alt üst ettiğimiz önceliklerimiz hak ettikleri yere yerleşir.
Paramız geçersizse artık bir ölümün eşiğinde, ne pazarlık iştahımız kalır ne kaybetme endişemiz. Paranın hayat etmediğini görürüz ilk defa. Biriktirme hevesi kayıp gider parmaklarımızın arasından. Sahip olma arzumuz küllenir dudak uçlarımızda. Çoğaltma hırsımız cansız düşüp yığılır ayak diplerine. Tuz buz olur güvendiklerimiz. Toza çamura bulanır allayıp pulladığımız hayallerimiz. Delik deşik olur inandıklarımız. Yeni baştan yazarız kalbimizi. Paraların çekildiği boşlukta, hırsların süpürüldüğü köşede, kaybedilecek hiçbir şeyin kalmadığı ıssızlıkta, nefesimizle baş başa kalırız. İlk defa.
Can çekilmişse tenden, bir heveslik arzu kalmamışsa gözlerde, bir nefeslik durak kalmamışsa yüzde, ne güzel teslim ederiz toprağa sevdiklerimizi. Bir gün bizim de toprağa güzelce teslim edilesi “sevdikler”den olacağımızı hesaba katmadan severiz, sevilmeyi bekleriz.
Sevdiklerimize acı ve beklenmedik bir “sensizlik” çoğaltıyoruz her adımımızda. Evlerimizde hazin yıkıntılar, ürkütücü viraneler ağırlıyoruz yiyip içtikçe. Ceplerimize ellerin iteceği, gözlerin savuracağı geçersiz paralar koyuyoruz her defasında. Canımızı acıta acıta kopacağımız, yüreğimizi yırta yırta ayrılacağımız bağlılıklar büyütüyoruz tattığımız her mutlulukta.
Yıkılmasından korktuklarımızın yıkılmasının üzerinden, yitirilmesin diye üzerine titrediklerimizin yitirilmesinin ardından nice sabahlar geçti. Ve o sabahtan bu sabaha, her sabah bir melek kulağımıza şöylece fısıldadı: “lidû li’l mevti, vebnû li’lharâb.”*
Bir bilebilseydik keşke, “gerçek bizi özgür kılar.”
( *) “Ölmek için doğuyorsunuz, harab olsun diye binalar yapıyorsunuz.”
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:26   #10
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Parmak uçlarından ötesi...{Senai Demirci}

Parmak uçlarından ötesi...{Senai Demirci}

Parmak uçlarını görüyorsun önce. Gördüğünden habersizsin. Görür olduğunu bilmiyorsun. Sadece görüyorsun. Görür ve görünür halde buluyorsun kendini. "Önce" gördüğünü bile bilmeden görüyorsun. "Sonra"lardan haberin yok... İlk hareketin oldukça basit ve sessiz: Başparmağını işaret parmağına değdiriyorsun. Dokunma duyusuyla tanışmak üzeresin. İlk kez dokunuyorsun. Parmak uçlarında buluyorsun varlığını. Parmağının parmağına değmesi için kalbinin tıkır tıkır çalıştırıldığını bilmiyorsun henüz. Farkında değilsin ama parmak ucun dokunabilsin diye, parmak ucun dokunulabilir olsun diye kılcal damarlarında adlarını ezberleyemeyeceğin, sayılarını hesap edemeyeceğin, gözünle göremeyeceğin, hızlarına yetişemeyeceğin kan hücreleri dolaşıyor. Parmağının parmağına değmesine izin veriliyor. İzin verildiğinin bile farkında değilsin. Harekete niyetlenir niyetlenmez alıyorsun izni. Hiç bekletilmiyorsun eşikte. Dilediğini dilediğince yapıyorsun. Parmağın parmağına bitişiveriyor hemen. Sayısız kere ve sancısız. Zahmetsizce ve hiç bedelsiz. Adını bilmediğin eklemlerin hiç itirazsız söz dinliyor. Hiç görmediğin incecik kasların teninin altında kasılıp gevşiyor. Parmağını parmağına bitiştiriyorsun sinirlerinden geçen sayısız ve sessiz, hızlı ve hikmetli mesajlar sayesinde. Şaşırman gerektiği halde şaşırmıyorsun. Olsun. Şaşırmamana da şaşırmalı. Nasılsa her şey bildik ve tanıdık geliyor sana. İki parmağının devamında alışık olduğun avucunu buluyorsun. Her zamanki avuçların. Hem sağda hem solda. Avuçlarından geriye doğru uzanıyor kolun. Hem sağdan hem soldan. Gövdeni buluyorsun omuz başlarının altında. İnip kalkıyor göğsün. Nefes alıp verdiğini fark ediyorsun. Ayakuçlarına kadar uzanıyor gövden. Ağırlığını ilk defa tartıyorsun tabanlarında. Üzerine bastığın toprağı fark ediyorsun birden. Az sonra öğreneceksin ki, kocaman bir dünya dolduruyor toprak zeminin altını. Sen yürüyesin diye taşları pişiren ateşler yakılıyor dünyanın göğsünde. Sen ne üşümeyesin ve kavrulmayasın diye belli bir uzaklıkta tutuluyor yer küresi. Farkında değilsin henüz. Farkında olsan da, unutmaya hazırsın hemencecik. Yollar buluyorsun ayaklarının önünde. Senden önce hazırlanmış, senden önce yürünmüş yollar. Patika. Asfalt. Uzun. Kısa. Dar. Geniş. Yürüyebiliyorsun. Hiç ummamıştın bu kadarını. Adımlarına eşlik ediyor çiçekler, kelebekler, kuşlar, kokular. Sürpriz gölgelerle karşılaşıyorsun yol üstünde. Kaldırıp başını ağaçlarla tanışıyorsun. Önüne uzatıyorlar dallarını. Kulağına hışırtılarını dokunduruyorlar. Serinlik okşuyor yüzünü. Meltem dokunuşunu hiç beklemiyordun. Esintiyle ferahlamayı zevklerin arasında bilmezdin. Bu da varmış meğer! Rüzgâr değiyor alnına. Az ötede denizi buluyorsun. Mavi. Sessiz. Derin. Martı çığlıkları. Dalga çağıltıları. Köpük köpük sevinçler. Maviden yeni bir maviye açılıyor gözlerin. Gökler uzanıyor ufkun ötesinde. Ak bulutlar. Yağmurdan haberin yok daha. Yağabilecek yağmurları beklemenin lezzeti mutluluk envanterinde yerini almamış henüz. Saçlarını ıslatacak, yanağını okşayacak çiselerin sevinci bekliyor seni. Sağanak yağmur şıpırtıları, rüzgârda yaprak hışırtıları, yağmur sonrası toprak kokuları, böğürtlen tadı, yeşillikler içinde yaban çileği bulmalar henüz menüde görünmüyorlar. Seni bekliyorlar. Güneşi buluyorsun ötelerde. Ardında sürpriz olarak yıldızları sakladığını henüz bilmiyorsun. Hiç beklemiyordun buncasını. Güneş bile yeterdi sana.
İki parmağının arasına dönüyorsun tekrar. İzinle bitiştirdiğin parmakların arasında bir kâğıt parçası buluyorsun. Bir gazete okuduğunu fark ediyorsun birden. Bir makale. Senin için yazılmış. Sen seni hatırlayasın diye beyaz sayfalar üzerine döşenmiş kara mürekkep lekelerine değdiğini görüyorsun göz bebeklerinin. Hep bildiğin gibi. Hep alıştığın gibi. Hiç olağanüstü bilmediğin bir işte buluyorsun kendini. Okuyorsun. Hatırlıyorsun. Unuttuğunu hatırlıyorsun şimdi.O muzlarının üzerinde bir baş taşıdığını. Görebildiğini. Göz kapaklarını açar açmaz renklerin, biçimlerin, tonların, sevdik tanıdık yüzlerin kolayca görünür kılındığını fark ediyorsun. Onların da sana görünür olması için kalplerinin çalıştırıldığını, kan damarlarında sayısız hücrenin, hesaba gelmez hızlarda koşturulduğunu hatırlıyorsun. İzinle görüyor gözlerin. İzinle görünüyor gözbebeklerinin sevincinde kendini bulduğun sevdiklerin. Yüzünün onlar için sevimli tanıdık kılındığını yeniden fark ediyorsun. Yüzünün hiç kimseye benzemeyecek kadar biricik olduğunu hemen şimdi hatırlıyorsun. Var edenin sana yüzünün her kıvrımında, parmak uçlarındaki izlerde “bi’tanemsin” dediğini şimdi anlıyorsun.
Bir yazı okuyorsun. Okuyabilir olduğunu fark ediyorsun. Okuyabilir olmana hayret ediyorsun. Anlayabilecek biri olmak yoktu hesaplarında. Anlıyorsun. Şaşırıyorsun. Varlığına, insan kılındığına, akıl sahibi edildiğine, iman edebildiğine hayret ediyorsun.
İzinle bitiştirdiğin işaret ve başparmaklarının arasındaki bu incecik kâğıt parçasına muhatap edilmek için yıllarca hazırlandığını fark ediyorsun. Şimdi aziz bir misafir olarak ağırlandığını, zamanın başköşesinde şerefli bir varlık olarak el üstünde tutulduğunu anlıyorsun. Daha da heyecanlanıyorsun. Kalbinin atışlarını hissediyorsun. Yaşatıldığını fark ediyorsun. Seni konuşur eyleyene, seni görür eyleyene, seni işitir eyleyene, seni anlayabilir eyleyene, seni yokluktan çıkarıp şu anın tadını fark ettirene sonsuz minnetini, sınırsız teşekkürünü yine O’nun öğrettiğince söylüyorsun: “Elhamdülillah…”
Şimdi usulca kapa gözlerini. Göz kapaklarının pürüzsüz ve sessiz perdesi iniyor ışıkla arana. Uykunun tatlı okyanusuna dalıyorsun. Bırakıyorsun bedenini. Kalbini unutuyorsun. Kalbini unuttuğunu unutuyorsun. Kalbini unuttuğunu bile unutmaya razısın. Nefes alıp verdiğini hissetmiyorsun bile. “Elhamdülillah” demeni bile unutturacak kadar nezaketle veriyor verdiğini Rabbin. Hissettirmeden veriyor. Verdiğini fark ettirmeden verecek kadar cömertçe sunuyor. Ya her defasında ölümlerden döndüğünü bilecek kadar yüreğin ağzında bekleseydin bir sonraki nefesini! Ya yoğun bakımda “sağlık durumu ciddi” denilecek tehlikelere düşebileceğini hissederek geçirseydin her gecenin uykusunu!.. Ya derin bir nefes alıp “Elhamdülillah!” dedirtecek denli felaketlerden kurtarıldığını hissetseydin, ne ederdin? Elhamdülillah demeyi unutabildiğin için de Elhamdülillah, değil mi?

Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

  • Submit Thread to Digg Digg
  • Submit Thread to del.icio.us del.icio.us
  • Submit Thread to StumbleUpon StumbleUpon
  • Submit Thread to Google Google
  • Bookmarks

    Seçenekler
    Stil

    Yetkileriniz
    You may not post new threads
    You may not post replies
    You may not post attachments
    You may not edit your posts

    BB code is Açık
    Smileler Açık
    [IMG] Kodları Açık
    HTML-KodlarıKapalı
    Trackbacks are Açık
    Pingbacks are Açık
    Refbacks are Açık



    Bütün Zaman Ayarları WEZ olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:55 .


    Powered by vBulletin Version 3.8.7
    Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
    Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
    Sohbet ve Sohbet odalari sitesi

    Sohbet Chat Forum Oyunlar1