hoSSohbeT.com  Sohbet  forumlari

Anasayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   hoSSohbeT.com Sohbet forumlari > Tarih Kültür Sanat Forumu > Kim Kimdir? > Yerli Biografiler
Kayıt ol Yardım Sohbet Gazete oku Diyetsaglik Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et



Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 10-11-08, 07:27   #11
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
fotoğraftan çektiklerim...{Senai Demirci}

fotoğraftan çektiklerim...{Senai Demirci}


Fotoğraflar niye heyecan verir insana? Neden özenle seçilir pozlar? Niçin inceden inceye düşünülerek bakılır objektife? Fotoğrafının çekildiği ana özenilir. O duruşa, o bakışa itina gösterilir. Çünkü o sabitleşecektir, ebedî kalacak gibidir. Hiçbirimiz özensizce alınmış pozumuzun dondurulmasına razı değiliz. Hiç kimse habersiz çekilmiş tuhaf bakışların, komik durumların fotoğraf makinesinde kalmasından hazzetmiyor. Çerçevelenip duvara asılacak bir fotoğrafımız olacaksa, yıllar sonra da bakılacak bir pozumuz ortaya çıkacaksa, ille de özen, ille de seçicilik, ille de ince eleyip sık dokumalar...

Yazı da bir nevi fotoğraftır. İnsanın iç aleminin fotoğrafı gibi. Kelimelerin seçimi de dudağın duruşu gibi özenle belirlenmeli. Cümleler de boy fotoğrafları gibi güzelce giyinmiş olmalı. Öyle her "hı", her "ha!", her "şeyyy..." çıkmaz yazıya. Yazarlar, tıpkı fotoğrafları gibi-ama herkesin fotoğrafı da böyle değil mi-inceden inceye planlanmış, çerçevesi, ışığı, gölgesi güzelce ayarlanmış sözler bırakırlar sayfalara.. Nasıl ki, herkes her zaman fotoğraf olacak pozlar içinde değilse, yazanlar da her zaman yazılacak şeyler konuşmazlar, konuşamazlar. Yazmaları konuşmaları gibi değildir. Fotoğraflardaki gibi. Seçilmiş bir bakış. Özenilmiş bir duruş.. Belirlenmiş bir mekan... Seslerini plağa yahut CD'lere bırakanlar da aynı kaderi paylaşır. Sessiz bir stüdyoda, özel bir mikrofonda, nice hazırlıktan sonra ses verir sanatçı. Boğazını temizlemeler, nefesini yetirememeler, kekelemeler itina ile temizlenir... Geriye sesin de fotoğrafı kalır.

Yıllar sonra kendi fotoğraflarıma-ama özellikle bakılacak fotoğraflarıma, özellikle objektife bakılması gerektiği gibi baktığım fotoğraflarıma-bakınca, şu an, o zamanlar bir fotoğraf çekimi için yaşadığım o an'ın üzerinde bir yere geçtiğimi farkettim. Hep "ben" diye yaşadığım hayat akışının içinden çıkıp, kendimi "o" yani, kendi dışımda bir "nesne" olarak da görebildim. O fotoğrafın başına geleceklere ve gelmişlere bir tür razılık var bende şimdi. Kendi başıma gelmişleri hiç çekinmeden görebiliyorum o fotoğrafta. Benden daha genç bir adam, gördüğüm "o" ben. Benim dışımda bir yerde duruyor. Nasıl bir başkasının fotoğrafına, örneğin gazetede çok korkunç bir kaza yahut cinayet haberinin kenarında bile olsa hiç aldırışsız bakabiliyorsam, kendimi öyle bir haberin detayı olabilecek bir çerçeye soktuğumu görüyorum dehşetle. O fotoğraf, kendi elimde tuttuğum, içinde "benim olan ben"i taşıyan, özenle seçilmiş bakışların ardında kendimi görünür kıldığım, dokunulmaz bildiğim, başkalarının gözüne şöyle bir takılıp geçebilecek sıradanlıkta bir "nesne" yapıvermiş beni. Elimde tuttuğum "o" ben, artık bir başkasının elinde tuttuğu kaza kurbanı fotoğrafı olabilir. Kendimi önemseyerek, inceden inceye özenerek objektife bıraktığım o görüntü, kimi cenazelerde, yakalara takılan ve acınarak bakılan fotoğraflardan biri olmaya aday. Benim fotoğrafım olduğu için, ben bakıyorum içinden diye, yakalara takılmaya, haber detayına iliştirilmeye mani olacak hiçbir özelliği ve ayrıcalığı yok.. Fotoğrafımı bırakarak kadere teslim olmuşum meğer. Akışa bırakmışım "o" beni...

İnsanın kendini, başkalarını sıradanlaştırarak baktığı, duyduğu, okuduğu "başkasına ait" bir yazıya, görüntüye ve sese dönüştürebiliyor olması ne kadar garip! Oysa, fotoğrafımızı çekenler, sesimizi kaydedenler, yazımızı bir yerde basanlar bizi önemser gibiler. Ama biliyorum ki, benden sonraya kalanlar olacak şu âlemde. Yazım da, fotoğrafım da, sesim de beni çeyrek geçen bir vakitte görülecek, okunacak, işitilecek. İşte o zaman herkes gibi bir "başkası" olacağım. Ölümü beklenir biri. Gitmesi kanıksanmış biri. Hiçbir yerde beklenmemesine alışılmış biri. Hiçkimsenin arama ihtiyacı duymadığı biri. Unutulmuş. Unutulmuşluğu da unutulmuş. Öylesine biri. Kalabalık bir istatistikte önemsiz görülen bir rakam oluvereceğim. "Başkası...."

Her kayıtta bir başkası olmaya doğru sürüyoruz kendimizi. Her fotoğrafın başına gelebilecek, başına geldiğinde de normal karşılanacak, hiç şaşırılmayacak, asla itiraz edilmeyecek o kaderin akışına bırakıyoruz kendimizi. "Ben" ben değil; "o" ben oluveriyoruz. Fotoğrafımızın çekildiği, sesimizin kaydedildiği, yazdıklarımızın okunur olduğu anlarda olmuyor mu sanki bu teslim ediş, bu vazgeçiş, bu bırakış...

Hiç özenmediğimiz anlarda da, hiç kaygısızca bağırıp çağırdığımız za1manlarda da, kayıtta değiliz diye keyfimizce konuştuğumuz köşelerde de, özenle hazırlanmış, her köşesi itina ile seçilmiş, her nefesi sayılarak verilmiş bir ömür sürmüyor muyuz? Dudağı, damağı, teni, sesi, yüzü, mimikleri, elleri, parmak uçları, kirpikleri, kaşları, saçının her teli, ilk ve son defa yaratılırcasına görülmeye değer, dokunmaya değer, işitilmeye değer kalitede hazırlanmış biri olarak geçiyor değil miyiz ömrün ortasından?

Şimdi derhal kendinin eski bir fotoğrafını bul. İyice bak o delikanlının, o genç kızın gözlerinin içine. Yıllar sonra sen bakacaksın diye nasıl da özenerek bakmış objektife "o" sen. Öyleyse şimdi "sen" sen ol, her anında, senden sonrakilerin gözüne değmeye değer fotoğraflar vermeye bak. Sadece dışının değil, içinin de görüntüsünü düzeltmeye bak. "Sen" sen ol da, "ben" ben olayım da, birlikte, sonların kendisinde son bulduğu, herkesten ve herşeyden sonraya kalan o "kutlu nazar"a, o "ebedî bakış"a nefesimizden, sesimizden ve niyetimizden seçilmiş, özenilmiş izler bırakalım.

"Hatırla ki bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin..." diye sana hatırlatan o kutlu bakış sahibi, hatırlanmaya değer olduğun, hatırının sayılır olduğu şu zamanlarda, O'ndan başkasının seni hatırlamaya değer bulmayacağı, "o" sen olduğun o zamanların pozunu, özünü, sözünü ve izini özenle bırakmaya çağırıyor.

__________________
''Hossohbet'' Bir Ayrıcalıktır ! Siz Şu Anda Bu Ayrıcalığı Yaşıyorsunuz''

♦♦ ♦♦
Yeryüzünde Hiç Bir Beşer Hz.Muhammed Kadar Sevilmedi ! Ve Yüryüznde Hiç Bir İnsan Kıyamete Kadar Hz.Muhammed Kadar Sevilmeyecek. Salat Ve Selam Olsun Sevgiliye


ALLAH'ım Kalbim Sana Kavuşma Arzusu İle Dopdolu
Tüm Zerrelerimle Sana Sıgınıyorum



Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 10-11-08, 07:28   #12
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
Ömrünü geriye doğru yaşasaydın…{Senai Demirci}

Ömrünü geriye doğru yaşasaydın…{Senai Demirci}

Fotoğraflar niye heyecan verir insana? Neden özenle seçilir pozlar? Niçin inceden inceye düşünülerek bakılır objektife? Fotoğrafının çekildiği ana özenilir. O duruşa, o bakışa itina gösterilir. Çünkü o sabitleşecektir, ebedî kalacak gibidir. Hiçbirimiz özensizce alınmış pozumuzun dondurulmasına razı değiliz. Hiç kimse habersiz çekilmiş tuhaf bakışların, komik durumların fotoğraf makinesinde kalmasından hazzetmiyor. Çerçevelenip duvara asılacak bir fotoğrafımız olacaksa, yıllar sonra da bakılacak bir pozumuz ortaya çıkacaksa, ille de özen, ille de seçicilik, ille de ince eleyip sık dokumalar...

Yazı da bir nevi fotoğraftır. İnsanın iç aleminin fotoğrafı gibi. Kelimelerin seçimi de dudağın duruşu gibi özenle belirlenmeli. Cümleler de boy fotoğrafları gibi güzelce giyinmiş olmalı. Öyle her "hı", her "ha!", her "şeyyy..." çıkmaz yazıya. Yazarlar, tıpkı fotoğrafları gibi-ama herkesin fotoğrafı da böyle değil mi-inceden inceye planlanmış, çerçevesi, ışığı, gölgesi güzelce ayarlanmış sözler bırakırlar sayfalara.. Nasıl ki, herkes her zaman fotoğraf olacak pozlar içinde değilse, yazanlar da her zaman yazılacak şeyler konuşmazlar, konuşamazlar. Yazmaları konuşmaları gibi değildir. Fotoğraflardaki gibi. Seçilmiş bir bakış. Özenilmiş bir duruş.. Belirlenmiş bir mekan... Seslerini plağa yahut CD'lere bırakanlar da aynı kaderi paylaşır. Sessiz bir stüdyoda, özel bir mikrofonda, nice hazırlıktan sonra ses verir sanatçı. Boğazını temizlemeler, nefesini yetirememeler, kekelemeler itina ile temizlenir... Geriye sesin de fotoğrafı kalır.

Yıllar sonra kendi fotoğraflarıma-ama özellikle bakılacak fotoğraflarıma, özellikle objektife bakılması gerektiği gibi baktığım fotoğraflarıma-bakınca, şu an, o zamanlar bir fotoğraf çekimi için yaşadığım o an'ın üzerinde bir yere geçtiğimi farkettim. Hep "ben" diye yaşadığım hayat akışının içinden çıkıp, kendimi "o" yani, kendi dışımda bir "nesne" olarak da görebildim. O fotoğrafın başına geleceklere ve gelmişlere bir tür razılık var bende şimdi. Kendi başıma gelmişleri hiç çekinmeden görebiliyorum o fotoğrafta. Benden daha genç bir adam, gördüğüm "o" ben. Benim dışımda bir yerde duruyor. Nasıl bir başkasının fotoğrafına, örneğin gazetede çok korkunç bir kaza yahut cinayet haberinin kenarında bile olsa hiç aldırışsız bakabiliyorsam, kendimi öyle bir haberin detayı olabilecek bir çerçeye soktuğumu görüyorum dehşetle. O fotoğraf, kendi elimde tuttuğum, içinde "benim olan ben"i taşıyan, özenle seçilmiş bakışların ardında kendimi görünür kıldığım, dokunulmaz bildiğim, başkalarının gözüne şöyle bir takılıp geçebilecek sıradanlıkta bir "nesne" yapıvermiş beni. Elimde tuttuğum "o" ben, artık bir başkasının elinde tuttuğu kaza kurbanı fotoğrafı olabilir. Kendimi önemseyerek, inceden inceye özenerek objektife bıraktığım o görüntü, kimi cenazelerde, yakalara takılan ve acınarak bakılan fotoğraflardan biri olmaya aday. Benim fotoğrafım olduğu için, ben bakıyorum içinden diye, yakalara takılmaya, haber detayına iliştirilmeye mani olacak hiçbir özelliği ve ayrıcalığı yok.. Fotoğrafımı bırakarak kadere teslim olmuşum meğer. Akışa bırakmışım "o" beni...

İnsanın kendini, başkalarını sıradanlaştırarak baktığı, duyduğu, okuduğu "başkasına ait" bir yazıya, görüntüye ve sese dönüştürebiliyor olması ne kadar garip! Oysa, fotoğrafımızı çekenler, sesimizi kaydedenler, yazımızı bir yerde basanlar bizi önemser gibiler. Ama biliyorum ki, benden sonraya kalanlar olacak şu âlemde. Yazım da, fotoğrafım da, sesim de beni çeyrek geçen bir vakitte görülecek, okunacak, işitilecek. İşte o zaman herkes gibi bir "başkası" olacağım. Ölümü beklenir biri. Gitmesi kanıksanmış biri. Hiçbir yerde beklenmemesine alışılmış biri. Hiçkimsenin arama ihtiyacı duymadığı biri. Unutulmuş. Unutulmuşluğu da unutulmuş. Öylesine biri. Kalabalık bir istatistikte önemsiz görülen bir rakam oluvereceğim. "Başkası...."

Her kayıtta bir başkası olmaya doğru sürüyoruz kendimizi. Her fotoğrafın başına gelebilecek, başına geldiğinde de normal karşılanacak, hiç şaşırılmayacak, asla itiraz edilmeyecek o kaderin akışına bırakıyoruz kendimizi. "Ben" ben değil; "o" ben oluveriyoruz. Fotoğrafımızın çekildiği, sesimizin kaydedildiği, yazdıklarımızın okunur olduğu anlarda olmuyor mu sanki bu teslim ediş, bu vazgeçiş, bu bırakış...

Hiç özenmediğimiz anlarda da, hiç kaygısızca bağırıp çağırdığımız za1manlarda da, kayıtta değiliz diye keyfimizce konuştuğumuz köşelerde de, özenle hazırlanmış, her köşesi itina ile seçilmiş, her nefesi sayılarak verilmiş bir ömür sürmüyor muyuz? Dudağı, damağı, teni, sesi, yüzü, mimikleri, elleri, parmak uçları, kirpikleri, kaşları, saçının her teli, ilk ve son defa yaratılırcasına görülmeye değer, dokunmaya değer, işitilmeye değer kalitede hazırlanmış biri olarak geçiyor değil miyiz ömrün ortasından?

Şimdi derhal kendinin eski bir fotoğrafını bul. İyice bak o delikanlının, o genç kızın gözlerinin içine. Yıllar sonra sen bakacaksın diye nasıl da özenerek bakmış objektife "o" sen. Öyleyse şimdi "sen" sen ol, her anında, senden sonrakilerin gözüne değmeye değer fotoğraflar vermeye bak. Sadece dışının değil, içinin de görüntüsünü düzeltmeye bak. "Sen" sen ol da, "ben" ben olayım da, birlikte, sonların kendisinde son bulduğu, herkesten ve herşeyden sonraya kalan o "kutlu nazar"a, o "ebedî bakış"a nefesimizden, sesimizden ve niyetimizden seçilmiş, özenilmiş izler bırakalım.

"Hatırla ki bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin..." diye sana hatırlatan o kutlu bakış sahibi, hatırlanmaya değer olduğun, hatırının sayılır olduğu şu zamanlarda, O'ndan başkasının seni hatırlamaya değer bulmayacağı, "o" sen olduğun o zamanların pozunu, özünü, sözünü ve izini özenle bırakmaya çağırıyor.
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 13-08-11, 17:01   #13
İLAHİ AŞK..
 
Özgü® - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 21-09-08
Nerden: Gαziαηтєρ
Mesajlar: 3,270
Tecrübe Puanı: 10864 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000 Özgü® 1000
İşaret Cevap: Bu adamı tanıyın Dini Sohbetine Hayran Olduğum Senai Demirci....{Biyografi}

'İslam'da teravih diye bir namaz yok. Peygamberimizin bizzat yasakladığı bir şeydir, peygamberimizden sonra bu namazı koydular' diyen Yaşar Nuri Öztürk'ün sözleri sosyal medyada muhafazakar yazarlar ve tarafından eleştiri konusu oldu..
Haber7 yazarlarından Senai Demirci de twitter hesabından Öztürk'ün bu sözlerine ilginç bir yanıt verdi.
'Bence haklı Yaşar Nuri Hoca: Ben teravih namazı olsam ve Yaşar Nuri Hoca kapımı çalsa ?Yokum!? derim' diyen Demirci, teravih namazının güzelliklerini twitter takipçileriyle paylaştı.

İşte Demirci'nin teravih namazıyla ilgili sözleri:

-teravih 20 rekatı en hızlı kılma yarışıysa, ben teravih olsam ben de ?sayım suyum yok? derim.

-Teravih, namazda olmanın ayrıcalığına Rabbinin sözünü okuma ayrıcalığını katmaktır: iki güzeli bir araya getirmektir. Rahattır, rahatlatır..

-En güzel teravih yaz bahçesinde kılınan, iki rekatta bir okunan ayetler üzerine muhabbet edilendir. Rahattır, rahatlatır.

-Teravihte Rab kullarla sohbet eder; kullar da mahcubiyetle ruküya gider, hayretle secde eder. Rahatlıktır, rahatlatır.

-Teravih yok diyenlere inat, teravihte var olup, teravihi hücrelerimizce var kılmalıyız. Bize düşen bu.

SENAİ DEMİRCİ
Özgü® isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

  • Submit Thread to Digg Digg
  • Submit Thread to del.icio.us del.icio.us
  • Submit Thread to StumbleUpon StumbleUpon
  • Submit Thread to Google Google
  • Bookmarks

    Seçenekler
    Stil

    Yetkileriniz
    You may not post new threads
    You may not post replies
    You may not post attachments
    You may not edit your posts

    BB code is Açık
    Smileler Açık
    [IMG] Kodları Açık
    HTML-KodlarıKapalı
    Trackbacks are Açık
    Pingbacks are Açık
    Refbacks are Açık



    Bütün Zaman Ayarları WEZ olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:55 .


    Powered by vBulletin Version 3.8.7
    Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
    Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
    Sohbet ve Sohbet odalari sitesi

    Sohbet Chat Forum Oyunlar1