hoSSohbeT.com  Sohbet  forumlari

Anasayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   hoSSohbeT.com Sohbet forumlari > Tarih Kültür Sanat Forumu > Genel Kültür Bilim Tarih
Kayıt ol Yardım Sohbet Gazete oku Diyetsaglik Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Genel Kültür Bilim Tarih Mitoloji, Felsefe, Sosyoloji, Cografya, Biyoloji



Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 28-08-07, 04:51   #1
Bir Varmış Bir Yokmuş
Guest
 
Mesajlar: n/a
Felsefe Sözlügü

Absürd
Anlamsal öğeleri birbiriyle bağdaşmayan... Mantık açısından mantık
kurallarına aykırı olanı dile getirir. Saçma bir düşünce, öğeleri
birbirini tutmayan, birbiriyle bağdaşmayan düşüncedir. Saçma bir yargı
kendi içinde tutarsızlığı olan ya da tutarsızlığı içeren bir yargıdır.

Anlamsız ile saçma aynı anlamda değildirler. Saçmanın bir anlamı vardır
fakat yanlıştır anlamsızın ise hiçbir anlamı yoktur. Saçma, felsefede
usa aykırılığı dile getirir. Usa aykırı olan her şey saçmadır. Saçma
doğru ile yanlış arasında yer alan üçüncü bir kavramdır. Yanlış ile
karıştırılmamalıdır. Her yanlış saçma olmayabilir.

Agnostisizm
İnsanın, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir
şeyin varlığını bilemeyeceğini ileri süren öğreti. Agnostisizm hem bir
terim , hem de felsefi kavram olarak Thomas Huxley tarafından ortaya
atıldı. Huxley agnostik sözcüğünü hem geleneksel Yahudi-Hıristiyan
tanrıcılığını, hem de tanrıtanımazlık öğretisini reddederek Tanrının
varlığı sorununu ortada bırakan düşünürler için kullandı. Terim daha
sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci öğretileri kapsamıştır.
Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan
düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak ortaya
çıkmıştır. İlk tepkiyi Yunan antikçağ bilgicilerinden duyumcu sofistler
vermiştir. Onlara göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında
bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz.

Ahlak
İnsanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini
düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi, başka insanların
davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde yargılamakta kullanılan
ölçütler bütünü. Tarih boyunca her insan topluluğunda ahlak dizgesi var
olmuştur. Bu dizge toplumdan topluma ve aynı toplum içinde çağdan çağa
değişiklik gösterir.Nesnel ya da toplumsal ahlak, insanın toplumun öteki
bireylerine karşı ödevini içerir. Bu kurallar yazılı olmadığı için
biçimsel bakımdan hukuktan farklı olmakla birlikte, gene de ahlak ile
hukukun örtüştüğü, hatta özdeşleştiği durumları vardır. Toplumsal yaşama
egemen olan hukuk kurallarıyla nesnel ahlak arasında sıkı bir bağ
vardır. Toplumun genel ahlak görüşlerine ve toplumsal vicdana uygun
düşmeyen hukuk düzenlemeleri, kendilerinden beklenen toplumsal işlevi
yerine getiremeyeceğinden uzun ömürlü olmaz.

Alienation

(Yabancılaşma)

İnsanın çevresinden, işinden, emeğinin ürününden ya da benliğinden
uzaklaşma ya da ayrılma duygusunu dile getiren kavram.Çağdaş yaşamın
çözümlenmesinde çok kullanılan bu kavram değişik anlamlara gelir.

1)Güçsüzlük: İnsanın geleceğini kendisinin değil, dış etkenlerin,
yazgının, şansın ya da kurumların belirlediğini düşünmesi

2)Anlamsızlık: Herhangi bir alanda etkinliğin kavranabilirlik ya da
tutarlı bir anlam taşımadığı ya da genel olarak yaşamın amaçsız olduğu
düşüncesi.

3)Kuralsızlık: Toplumca benimsenmiş davranış kuralarına bağlılık
duygusunun yokluğu ve dolayısıyla davranış sapmalarının, güvensizliğin,
sınırsız bireysel rekabetin yaygınlaşması.

4)Kültürel Yaygınlaşma: Toplumdaki yerleşik değerlerden kopma duygusu.

5)Toplumdan Yalıtlanma: Toplumsal ilişkilerden dışlanma ya da yalnız
kalma duygusu.

6)Kendine Yabancılaşma: İnsanın şu ya da bu şekilde kendi gerçekliğini
kavrayamaması

Terimi en iyi bilinen anlamıyla Karl Marx kullanmıştır. Marx’a göre bu
kavram, insansal ürünlerin insanı boyunduruğu altına alan karşıt güçler
haline gelmeleri ve bunun sonucu olarak da insanı insan olmayana
dönüştürmeleri sürecini dile getirir. Tarihsel süreçte insan , tarihsel
ve toplumsal yasaların bilgisini edinip onlara egemen olamamasından
ötürü, toplumsal gelişmeyi insansal özünü geliştirici bir biçimde
geliştirememiştir. Toplumsal yasaların bilincine varmadan toplumsal
gelişmeyi bilinçle ve insanca yönetmek olanaksızdı. Bu bilgisizliğin
sonucu olarak, tarihsel süreçte hep kendisine yabancı, eş deyişle
insansal olmayan ürünler ortaya koymuştur. Bundan ötürü insan, yarattığı
özdeksel ve tinsel dünyasını durmadan zenginleştirdiği halde bizzat
kendisini özdeksel ve tinsel olarak durmadan yoksullaştırmıştır. Bunun
sonucu olarak insan, bizzat kendi kendisine yabancılaşmış ve insan
olmayana dönüşmüştür.

Ampirizm
Bilginin tek kaynağının deney olduğunu ileri süren öğreti... Bu öğreti
bilginin sadece duyumlardan geldiğini ve deney dışında hiçbir yoldan
bilgi edinilemeyeceğini savunur. Bilginin duyumlara dayandığı savı,
ustan ve doğuştan bilgi olmadığı anlamını içerir. Ampirizm, duyumdan
ayrı bilgi prensipleri olarak aksiyomların, akli prensiplerin, doğuştan
fikirlerin ve kategorilerin varlığını inkar eder. Dolayısıyla bütün
bilgimizin dayandığı esasların duyulabilir tecrübenin eseri ve mahsulü
olduğunu ileri sürer. Önsel (apriori) olan hiçbir şeyi kabul etmez.

Ampirizm, insanın doğuştan bir takım bilgi esasları olduğunu iddia eden
idealizm ve rasyonalizmin karşısındadır. Ampirizme göre akıl, mantıki
bir role sahiptir, yani olaylardan değil, müşahedelerden elde edilen
önermeleri, tutarlı bir sistem halinde tanzim etmek rolüne sahiptir.

Ampirizm, şu önemli yanılgıları taşır: diyalektikten yoksun olduğu için
tek yanlıdır, bilgi sürecinde deneyin rolünü metafizik bir tutumla
saltıklaştırır. İkinci olarak ve bundan ötürü bilgi sürecinde düşüncenin
rolünü küçümser. Üçüncü olarak ve bundan ötürü bilgi sürecinde
düşüncenin göreli bağımsızlığını yadsır. Dördüncü olarak ve bunlardan
ötürü de öznel öğrenme sürecini etkin bir süreç olarak değil, edilgin
bir süreç olarak görür.

Ampirist John Locke doğuştan, önsel, bir bilgi olmadığını tanıtlamak
için “boş levha ( tabula rasa) deyimini kullanmıştır. Locke göre insan
beyni, doğduğu anda, boş bir levha gibidir. Bu levha, yaşandıkça,
duyular yoluyla elde edilen algılarla dolacaktır. Bu yüzdendir ki yeni
doğan çocuk hiçbir şey bilmez ve aptalların levhaları ömür boyu boş
kalır. Çünkü doğuştan bilgi yoktur. Bilgi, ancak duyularla elde
edilebilir. Kendisine sözü edilmeyen bir şeyi kendiliğinden bilen bir
tek kişi gösterilemez. Anadan doğma körde renk bilgisi yoktur, çünkü
rengi algılayamamaktadır.

Analitik Felsefe
2. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de ve ABD ile bazı İskandinav
ülkelerinde yaygınlaşan ve felsefenin asıl uğraş alanının dil ve dildeki
kavramları çözümlemek olduğunu, bu yolla “kafa karışıklığı” yaratan
geleneksel felsefe sorunlarının çözülebileceğini savunan felsefe akımı.

Akımın kurucusu ve en büyük temsilcisi Avusturyalı filozof Ludwig
Wittgenstein’dir. 1945-60 yılları arasında gelişen analitik felsefe bir
ölçüde İngiliz düşünürleri Bertrand Russel ve G.E. Moore’un 1900’lerden
başlayarak geliştirdikleri gerçekçilik ve çokçuluk düşüncesinden türemiş
olan 1930’ların mantıksal olguculuğunun devamıdır.

Analitik felsefenin temel hareket noktası felsefenin tek konusunun dil
olduğu anlayışıdır. 20. yüzyıl başlarında gelişen mantıksal olguculuktan
felsefenin kendisinin bilgi üretmediği görüşünü ve felsefe tarihinde
yapıt vermiş düşünürlerin aslında dilin yarattığı sorunlarla uğraşmış
oldukları görüşünü devralan analitik felsefe, felsefenin dilsel yapıları
çözümlemekte asli uğraşını bulabileceğini savundu.

Analitik felsefe, Russel ve mantıksal olgucuların anlayışların temelinde
yatan, mantık aracılığıyla bir mükemmel biçimsel dil kurmayı amaçlar.
Ancak bu amacından uzak kalarak gündelik dile yönelmiştir. Buna göre
sağduyunun kaynağı olan ve “sıradan” insanların konuştukları dil, zaten
tam ve yetkindir. Felsefeye düşen, dilin bu gündelik kullanımının dışına
çıkması sonucu beliren sahte sorunları gidermektir.

Anarşizm
Başta devlet olmak üzere bütün baskıcı kurumları ortadan kaldırmayı
öneren öğreti.

Anarşizme göre devlet egemen sınıfın çıkarlarını korumakla
görevlendirilmiş gereksiz bir kurumdur. Özgürlüğü gerçekleştirmek için
en başta devlet yıkılmalıdır. Devlet hiçbir zaman yeni bir toplum çağını
başlatmak için kullanılamaz. Temsilcilik, gerçeklere dayanmayan bir
düşçülüktür; bu gibi düşçülükler insanları insan dışılığa dönüştürür.
Baskı yerine özgür işbirliği, korku yerine kardeşlik ve sevgi
gerçekleştirilmelidir. Devlet yerine işbirliğinin doğuracağı dernekler
ve bu derneklerin birleşmesiyle meydana gelen federasyonlar
kurulmalıdır. Uyum bu birleşmelerin doğal dengesiyle gerçekleşecektir.
Çeşitli birlikler her an yön ve biçim değiştirerek her an etkin yönü ve
biçimi kullanacaklardır. Devlet ile birlikte her türlü baskıcı kurum yok
edilmelidir. İnsan; bir üretici olarak anamalın otoritesinden, bir
vatandaş olarak devletin otoritesinden, bir birey olarak dinsel törenin
otoritesinden kurtulmalı ve özgür bir gelişme olanağına kavuşmalıdır.
Bütün insansal yetenekler ancak başsızcı (anarşist) bir toplumda, hiçbir
baskıyla engellemeksizin, özgürce gerçekleşebilir

Anlambilim
Anlamları inceleyen bilim... Semantik olarak da bilinir. Anlambilim
felsefi ya da mantıksal ve dilbilimsel olmak üzere iki farklı açıdan ele
alınabilir. Felsefi ya da mantıksal yaklaşım, göstergeler ya da
sözcükler ile bunların göndergeleri arasındaki bağlantıya ağırlık verir
ve adlandırma, düz anlam, yan anlam, doğruluk gibi özellikleri inceler.
Dilbilimsel yaklaşım ise, zaman içinde anlam değişiklikleri ile dilin
yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantı gibi konular
üstünde durur.

Felsefe ve dilbilim alanlarında anlambilim, bir dilin göstergeleri ile
bunların anlamları arasındaki bağlantının incelenmesidir. Anlambilime
farklı yöntem ve amaçlarla yaklaşılsa da, her iki alan da insanların
dilsel anlatımlardan nasıl anlam çıkardıklarını açıklamaya çalışmıştır.

Felsefe sorunları bir dil içinde ifade edilmek zorunda olduklarından,
sonunda dilin kendisi ile ilgili soruşturmalar haline dönüşürler.
1920’lerde ve 1930’larda olgucu okulun mantıkçıları, dile matematik ve
mantıkta bulunan kesinliği ve açıklığı getirmeye çalışmışlardır. Onlara
göre “doğal diller” açıklıktan ve kesinlikten uzaktır. Bu nedenlerden
belirsizlik ve çokanlamlılıktan arınmış “ideal” bir dil üzerine kurulu
bir anlambilim kuramı geliştirmeye çalışmışlardır.

Antinomi (Çatışkı)
Saltığı çözümlemek için usun düşmek zorunda bulunduğu çelişki... Kant
terimidir.

Alman düşünürü Kant’a göre saltığın alanındaki bütün önermeler
çatışıktır. Çünkü bu önermeler üzerinde deney yapılamayacağı için
karşılıkları da aynı güçle ileri sürülebilir. Sözcük oyunlarına dayanan
kozmolojik tanıtlarsa her iki karşıt önerme için ileri sürülebilir. Kant
nesneye olduğu gibi özneye de kesin bir bilinemezlik yakıştırır ki bu
gibi kozmolojik önermelere saf usun çatışkıları adını verir ve bunları
dört ana çatışkı da toplar.

1) Nicelik çatışkısı:"Evren sınırlıdır-evren sınırsızdır"

2) Nitelik Çatışkısı:"Özdek bölünmez atomlardan yapılmıştır-özdek
sonsuzca bölünebilir."

3) Bağıntı çatışkısı: "Her şey zorunlu olarak bağıntılıdır-hiçbir şey
zorunlu olarak bağıntılı değildir."

4) Kiplik çatışkısı: "Evrenin nedeni olan zorunlu bir varlık
vardır-evrenin nedeni zorunlu bir varlık değildir."

Kant’a göre anlık duyumsal deneyin sınırlarını aşamayacağından duyumsal
deneyin dışında kalan bu gibi önermelerin savı kadar karşı savı da aynı
kesinlikle tanıtlanabilir, bu halde hem savı hem karşı savı doğru saymak
gerekir ki bu bir çatışkıdır.

Antropomorfizm
İnsan niteliklerini başka bir varlığa, özellikle Tanrı’ya aktarılması.

İlkel insanlarda başlayan bu tasarım, önce cansızları canlı saymakla
başlamıştır. Daha sonra, tanrılara, çeşitli mitolojilerde görüldüğü
gibi, insan biçimi ve nitelikleri yakıştırılmıştır. Bu anlayış, antikçağ
Yunanlılarında, Homeros-Hesiodos ikilisinin tanrıları insan biçiminde ve
insan niteliğinde olarak düşünmeleriyle başlamıştır. Homeros-Hesiodos’un
mitolojik tanrıları, insanlar gibi; sevişirler, düşünürler, kıskanırlar,
acı çekerler ve birbirlerinin ayaklarını kaydırırlar. Bu anlayışın
nedeni, Yunanlıların her şeyi canlı, devimli biçimli düşünme
eğilimleridir ve ilkel canlıcılığın izlerini taşır. Antropomorfizmin
örnekleri ilahi dinlerde de görülür. Örneğin Hıristiyanlığın Andians
tarikatı, kutsal kitaptaki sözlerin gerçek anlamıyla anlaşılmasını
önerir ve örneğin tanrının eli deyimini etki anlamında değil
insanlardaki al anlamında anlar. Müslümanlık ve Yahudilik’ de bu örtülü
bir biçimde gerçekleşmiştir.

A posteriori
Deneyden önce alan... Deneyden sonra olan anlamındaki Aposteriorinin
(sonsal) karşıtıdır.

Deneyden çıkarsamadığı ve bundan ötürü de deneyden önce olduğu
varsayılan bilgi sorunu antikçağ yunan düşüncesinde oluşmuş,
skolastiklerce geliştirilmiştir, Alman düşünür Kant’ın sisteminde önem
kazanmıştır. Her iki terimi de ortaya atan XIV. Yüzyıl skolastiklerinden
Albert le Grande de Saxe’tır. Antikçağda Aristoteles tümelden tikele
yapılan uslamlamayı önsel kanıt (apriori) ve buna karşı tikelden tümele
yapılan uslamlamayı sonsal kanıt (aposteriori) saymıştır. Çünkü
birincisinde ussal bir ilkeden, ikincisindeyse duyumlarla algılanan ve
bundan ötürü de deneysel olan bilgilerden yola çıkılıyordu. Birincisi
önsel bilgiden yola çıkan bir tümdengelim uslamlama, ikincisi sonsal
bilgiden yola çıkan bir tümevaran uslamlama’ydı. Özellikle Hıristiyan
metafiziği, tanrının varlığını kanıtlamak için deneyden yaralanmak
imkansız bulunduğundan, zorunlu olarak ussal ve bundan ötürü de önsel
olan(apriori)’dan yararlanmıştır. Gerçekte hiçbir önsel bilgi
bulunmadığı halde önselliğin yüzyıllarca savunulmasının gerçek nedeni bu
zorunlulukta yatar.idealist felsefe tarihi bir bakıma böylesine bir
savunmanın tarihidir. Fakat bilimsel açıdan hiçbir önsel bilgi yoktur.

Arkhe
Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaşamış Sokrates öncesi
filozofların ilke “temel” “ana madde” anlamı kazandırdıkları sözcüktür,
unsurdur. Antik çağda Anadolu Yunanlıları düşünsel çabaya bir ilk nedeni
araştırmakla giriştiler. İlk kez iki her zaman dört ediyorsa bunun
tanrıların keyiflerinin üstünde bir ilk ve değişmez nedeni olmalıdır.
Dünya nasıl yapılmıştır? Bitkiler, hayvanlar, insanlar nasıl
oluşmuşlardır? Bütün bu varlıkların başı, kökü, kaynağı nedir? Gibi
sorular sorulmuştur.

Bilinen tarih içinde sözcüğü felsefi anlamda ilk kullanan Batılı anlamda
ilk filozof sayılan Thales’tir. Thales her şeyin arkhesi su demiştir.
Thales sözcüğü her şeyin "ana maddesi", "dayandığı ilk", "çıktığı
kaynak" gibi anlamlarda kullanıp, doğaya ve doğadaki gelişmeler kendi
içlerinde bulunan doğa ötesi açıklamalar gerektirmeyen bir kaynağa geri
götürme çabasından söz eder. Böylece bilimsel düşüncenin öncüsü sayılır.
Daha sonra Anaksimandres bu ilk nedenin belirsiz bir cevher, Aneksimenes
ise bunun hava olduğunu söylemiştir.

Aristoteles ise arkhe her şeyin temeli özüdür. Bütün öteki şeyler ondan
çıkar, ama o hep var olmakta devam eder.

Metafizik idealist felsefede bütünüyle bu ilk (arkhe) düşüncesine
dayanır. Metafiziğin en belli ve açık biçimi olan dinsel düşünceye göre
bu ilk tanrı’dır.

Arkhe düşüncesi “ilk”leri “başlangıç”ları “temel”leri arayan düşünüş
biçimiyle daima iç içedir.

Ateizm
Tanrının varlığını yadsıyan görüş... Ateizm, ruh, ölümden sonra yaşam
vb. her türlü metafizik inançların yadsınmasını kapsar. Ateizm, Tanrıyı
ne tinsel varlıkları kabul eden teizmin karşıtıdır. Ayrıca ateizm,
Tanrının var olup olmadığı sorusunu karşılıksız bırakan, bu sorunun
yanıtsız ya da yanıtlanamaz olduğunu savunan agnostizimden ayrılır.
Ateistlere göre, tanrının var olmadığı kesin bir doğrudur. Ateizmin
felsefesel temeli, özdekçilik ve bir ölçüde şüpheciliktir.

Belit
(Aksiyom)

Başka bir önermeye götürülemeyen ve tanıtlanamayan, böyle bir geri
götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle
olduğu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanağı olan temel önerme.
Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonucu varılır.
Belitlere dayanan bir felsefe, belitlerin yanlışlığı meydana çıkınca
çöker.

1)Mantık: Mantıkta belit terimi, bir şeyi tanıtlamak için kullanılan
tanıtlanmayı gerektirmeyecek kadar açık ilke anlamını veriri
tanıtlanmayı gerektirmediği gibi tanıtlanamazda. Çünkü tanıtlama, daha
da açıklamak demektir, buysa daha çok açıklanamaz. Her belit bir
ilkedir, ama her ilke bir belit değildir. Örneğin, “her bütün kendini
meydana getiren parçalarından büyüktür” ilkesi bir belittir, buna karşı
Einstein’in görelilik ilkesi bir belit değildir. Metafizik dünya
görüşünün ürünü olan bütün mantıklar, “bir şey kendisinin aynıdır”
önermesiyle dile getirilen özdeşlik ilkesini belit saymışlardır.
Hegel’in diyalektik mantığı bunun doğru olmadığını meydana koymuştur.
Bir şey kendisiyle bile aynı değildir, çünkü sürekli olarak
değişmektedir.

2) Matematik: nicelikler arasındaki orantıları dile getiren zorunlu
önermeler, matematikte belit adıyla tanımlanırlar. Örneğin, “bir üçüncü
niceliğe ayrı ayrı eşit olan nicelikler birbirine eşittir”, “eşit
niceliklere eşit nicelikler eklenirse toplamları da eşit olur”.
Matematiksel belit, mantıksal belitin niceliklere uygulanmasıdır.
Aralarında başkaca bir anlam ayrılığı yoktur.

3) Dekartçılık: Descartes ve başta Spinoza olmak üzere izdaşları
felsefelerini belitlere dayarlar. Örneğin Descartes, felsefesini
“düşünüyorum, öyleyse varım” belitinden çıkarak kurmuştur. Spinoza’da
ünlü Etika’sında örneğin, “başka bir şeyle tasarlanmayan şeyin
kendisiyle tasarlanması gerekir” gibi belitlerden yola çıkar. Ne var ki,
ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Bundan
başka, bu belitler, “parçalarının toplamı bütüne eşittir” gibi belitler
gücünde değildirler. Daha açık bir deyişle, Dekartçıların belitleri
öznel, kendilerince belit sayılmış belitlerdir. Nitekim Cogito’nun
yüzyıllarca önceki biçimini çürütmek için, “bin altın düşünüyorum,
öyleyse bin altınım var” önermesi ileri sürülmüştür.

Biçim (Form)
Nesnelerin dış görünüşü. Metafizikte bir nesnenin, gizil ilkesi olan,
hammaddeden ayırt edilen etkin belirleyici ilkesi.

Platon bugün biçim sözcüğü ile karşılanan eidos terimini bir şeyi o şey
yapan kalıcı gerçeklik ile sonlu ve değişmeye uğrayan tikelleri ayırmak
için kullanmıştır. Platoncu biçim kavramı, da Pytagarosçı kurama
dayanır. Bu kurama göre, nesnelerin ayırt edici özelliklerini veren
maddi öğeler değil, Pythagoras’ın sayısal olarak adlandırdığı
kavranabilir yapılardır.

Madde ve biçim arasındaki ayrımı ilk kez ortaya atan Aristoteles’tir.
O’na göre madde kendi içinde bir nesne değil, nesnelerin oluşumunda
bulunan farklılaşmış temel öğedir. Tikel nesnelerin, bu temel öğeden
oluşmaları farklılaşma süreci ile gerçekleşir. Bu süreç içinde belirli
biçimler alan nesneler de kavranabilir dünyayı oluşturur. Madde gizil
öğe, biçim ise gerçekleşen öğedir.

Alman filozof Kant’a göre, biçim zihnin, bir özelliği birey tarafından
nesneye yükleniyordu. Kant’a göre mekan ve zamanın duyarlılığı iki
apriori biçimindedir. İnsanın kendi başına zaman ve mekan deneyimi
olmasa bile insanın mekan ve zaman dışı deneyiminin olmayacağını
savundu.

Bilgicilik (Sofizm)
Eski Yunan’da İ.Ö 5. yüzyılın ikinci yarısından İ.Ö 4. yüzyılın
başlarına değin para karşılığı felsefe öğreten gezgin felsefecilerin
(sofistler) oluşturdukları akıma bilgicilik denir.

Sofist deyimi, bilgeliği yeğleyen öğreti, bilgi öğretmeni, siyasada
yararlı olma sanatı, söz söyleme sanatı anlamlarında kullanılmıştır. İ.Ö
5. yüzyıl, antik çağ Yunan felsefesinde bilgicilik akımının egemen
olduğu çağdır. İlk düşünür sayılan Thales’den beri ortaya atılan sayısız
varsayımlar, sonunda insan zekasını şahlandırmış ve bütün olup bitenleri
yeniden gözden geçirerek kıyasıya eleştirmeye yöneltmişti. Doğa
bilimlerinin denetiminden yoksun insan düşüncesi, varlığın temeli
konusunda daldığı hayal aleminden kendisine dönüyordu. Bilgicilik
akımının inceleme amacı, insanın kendisiydi. Protagoras’ a göre , “insan
her şeyin ölçüsü” ydü. Bilgi, teorik bir merak değil, pratik bir yarar
olmalıydı. Protagoras “tanrılara gelince, ben onların ne var olduklarını
ne de yok olduklarını bilirim” diyordu. Bilgici Hippias, giydiği
elbiseyi kendisi diktiği için “ bağımsızlığa kavuşmakla” övünüyordu.
İnsan her türlü yapma bağlardan kurtulmak ve insansal yasanın (nomos)
yerine doğal yasa (physis) konulmalıydı.

Bilgiciler , özdekçi düşünceleri sürmekle beraber, ürünü oldukları
idealist çizgiyi sürdürmüşler ve dünyayı tanıma olanağını
yadsımışlardır. İşte bu idealist çizgidir ki, bir yandan bilgicilik
akımını yozlaştırarak felsefeyi güzel söz söyleme sanatına dönüştürürken
diğer yandan idealist ilkelerin gelişmesi sürecini doğurmuştur.

Budizm
Buda’nın ileri sürdüğü gizemsel dünya görüşü ve din.

Budizm İ.Ö 6. yüzyılda, Brahmanizm’e bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Brahmanizm’in tanrıları ve kast ayrılıkları, açlık ve yoksulluk içinde
acı çeken milyonlarca insanı büsbütün tedirgin etmeye başlamıştı. Buda,
bu insanlara, dünyadan vazgeçme (nirvana) yoluyla acıdan kurtulmayı
öğütlüyordu. Yaşam acısız kılınamayınca acı yaşamsızlıkla giderilecekti.
Buda, tanrının sözünü etmez, kurtuluşu törebilimsel arınmaya bağlar.
Budizm’e göre insan ruhunu yeniden bedenleşmesi kurban kesmekle olmaz,
günahsız iyi davranışlarla sağlanabilirdi. Buda’ya göre acı çekme
gerçeği (insanları birbirine bağlayan bütün nesneler acı kaynağıdır),
istek gerçeği ( acı, insan isteğinden doğar), acının yok edilmesi
gerçeği ( acı, her türlü istekten el çekme eş deyişle nirvanalaşmakla
yok edilir) ve sekiz tane maddeden oluşan sekiz yol gerçeği olmak üzere
dört temel gerçek vardır.

Buda’ya göre evrende insanın bağlanabileceği hiçbir şey yoktur, ne
özdekte ne de ruhta hiçbir şey sürekli değildir, ne biçim ne öz vardır,
her şey gelip geçicidir, dünya yalan ve boştur.

Deizm
Vahiy ya da bir kilise öğretisi aracılığıyla edinilmiş her türlü dinsel
bilgiye karşı çıkan buna karşılık belirli bir dinsel bilgi bütününü
herkesin doğuştan taşıdığını ya da us yoluyla elde edebileceğini savunan
görüşe denir. Deizm, tanrılık gücünün sadece yaratma işlemiyle
sınırlandığını ve bir kez yaratıldıktan sonra dünyanın hiçbir işine
karışmadığını eş deyişle dünyayı yönetmediğini belirtir.

Deizmin dayandığı “doğal” din kavramı başlıca iç kaynaktan beslenir.
İnsan usuna duyulan inanç, dogmacılığa ve hoşgörüsüzlüğe yönelen vahiy
öğretisinin, reddedilmesi ve tanrının düzenli bir dünyanın ussal mimarı
biçiminde kavranması. Deizmciler Hıristiyanlıkta ve dünya dinlerinde
görülen ibadet, inanç ve öğreti farklılıklarının temelinde evrensel
olarak benimsenmiş din ve ahlak ilkelerinin, ussal bir özün bulunduğunu
öne sürerler.

Deizimcilere göre kendi başına doğal din, her türlü kuşku ve yozlaşmadan
uzaktır. Bu yüzden us yoluyla doğrulanmış yalın ahlakı, doğrular dışında
Hıristiyanlığın sonradan eklediği tüm öğelere karşı çıkarlar.

Dekartçılık (Cartezyanizm)
Fransız düşünürü Descartes’in felsefesi.

Descartes, düşünsel felsefenin büyük çapta aşamacılarından biridir.
Antikçağ Yunan, şüpheciliğinden yüzyıllarca sonra şüpheciliği temel bir
yöntem olarak kullanmış ve bunu analitik geometri adı verilen
matematiksel bir kesinlikle uygulamaya çalışarak yepyeni doğrulara
varmayı denemiştir. Temel yöntem, şöyle özetlenebilir: önce bir ilke
olarak, edinilmiş bütün bilgilerinden şüphe etmeliyim ve onları bir yana
bırakarak ilk ve sağlam yeni bir düşünceden yola çıkmalıyım. İnsanların
bütün düşünceleri birbirine bağlıdır, birbirinden çıkar. Bir düşünmeyi
doğuran ondan önce gerçekleşmiş başka bir düşüncedir. Düşünceler bir
neden sonuç zinciri içerisinde sürüp gider(mekanizm) öyleyse sırayı
titizlikle kovalarsam doğru olmayan bir düşünceyi doğru sanmaktan
sakınarak düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsam
doğru olana ulaşabilirim. Bu durumda benim için kesin olan tek şey şüphe
etmektir. Bütün bilgilerden şüphe etmek, düşünmektir. Düşünmekse var
olmaktır. Öyleyse, var olduğumda şüphesizdir. Düşünüyorum öyleyse
varım.şüphe edemeyeceğim ilk ve sağlam bilgim budur. Şimdi, neden sonuç
zincirini titizlikle kovala****** bütün öteki bilgileri bu temelden
çıkarabilirim.

Descartes’in başlıca öğretileri şunlardır.

1)Gerçeklik, özü düşünme, olan zihin ile özü üç boyutlu uzam olan madde
biçiminde ikiye ayırabilir.

2)Tanrı, zihin ve madde kavramları doğuştan gelir ve deneyimden
kaynaklanmaz.

3)Felsefede doğruya erişmenin yanılmaz yöntemi, şüphe edilemez, açık ve
seçik bir önerme ya da kavramlara ulaşıncaya değin her şeyden şüphe
etmektir.

Descartesçi düşünürlerin çoğu Descartes’in “ Düşünüyorum, öyleyse varım”
deyişinde anlatımını bulan, düşünen öznenin düşündüğünden, dolayısıyla
var olduğundan şüphe edemeyeceği yöntemindeki önermenin, ilk ve açık
seçik doğru olduğu görüşünde birleşir. Gene Descartesçilerin büyük bir
bölümü , bu ilk doğru temelinde yalnızca usa dayalı bir felsefede ve
bilim sisteminin kurulabileceği görüşündedir. Buna bağlı olarak
Dekartçılık bütünüyle usa bir metafizik geliştirilebileceğini savunur.

Demiourgos
Düzenleyici Tanrı... Antik Yunan düşünürü Platon’a göre ‘iyi’ ideası
düzenleyici bir Tanrı’dır. Yaratmış değil biçim vermiştir. Antikçağ
Yunanlılarında yaratma düşüncesi yoktur; bir sanatçı, bir mimar gibi
yapma, düzenleme, biçimlendirme çabası vardır. Bu anlayışa göre dünya
yoktan var edilmemiş, idealar gibi ilksiz ve sonsuz olan biçimsiz
özdekten düzenlenip biçimlendirilerek meydana getirilmiştir. Platon’a
göre bu biçimlendirmede örneklik eden idealardır, evrendeki bütün
varlıklar bu ideal ilk örneklerine uygun olarak özdeği biçimlendirme
yoluyla yapılmışlardır. Bu terim Platon’ca evren ruhu, gnostiklerce
ikinci Tanrı ve Hegel’ce düşünce süreci anlamında kullanılmıştır.

Determinizm
Ahlaki seçimler dahil bütün olayları, özgür iradeyi ve insanın başka
türlü davranabilmesi olanağını dışlayan, önceden varolan nedenlerce
belirlendiğini savunan kuram. Bu kurama göre evrenin tümüyle ussal bir
yapısı vardır; belirli bir durumun eksiksiz bilgisine sahip olmak, o
durumun, geleceğine ilişkin yanılmaz bilgiyi de olanaklı kılar.
Laplace’e göre, evrenin bugünkü durumu, önceki durumunun sonucu, sonraki
durumunun ise nedenidir. Bir zihin, belirli bir anda doğada işleyen
bütün güçleri ve doğanın bütün bileşenlerinin karşılıklı konumunu
bilebilse, küçük ya da büyük her birimin hem geleceğini, hem geçmişini
kesin olarak bilebilir.

Determinizm yandaşlarına göre, kuramları, ahlaki sorumluluğun kabulüne
aykırı değildir. Örneğin belirli bir davranışın kötü sonuçları önceden
görülebilir; bu da insana ahlaki sorumluluk yükler ve insan eylemlerini
etkileyebilecek engelleyici bir dış neden oluşturur.

Dialektik
Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya
varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme
ve araştırma yolu.

Diyalektik düşüncenin başlangıcı, doğayı ve evreni oluşturduğu düşünülen
ateş, hava, su, toprak gibi ilk öğelerin (arkhe) aralarındaki karşılıklı
çatışma-dönüşme ilişkileri biçiminde, Sokrates öncesi fizikçilerde
görülür. Daha sonra şeylerin karşıtlarından yola çıkarak var olmaları ve
gene karşıtları içinde yok olmalarını ele alan Herakleitos, diyalektiği
evrenin etkin bir ilkesi olarak düşünmenin öncüsü oldu. Aristoteles’e
göre, bazı kabullerden yola çıkarak usavurma yoluyla bunları saçmaya
indirgeyerek karşıtlarını kanıtlama tekniği anlamında diyalektiğin
kurucusu Elealı Zenon’du.

Diyalektiği bir yöntem olarak ilk kullanan ise Sokrates’tir. Sokrates
için diyalektik, karşılıklı, karşılıklı soru-yanıt yoluyla kavramlara
açıklık getirme yöntemidir. Karşı tarafın yanıtından yola çıkarak bunun
gene onun düşünceleri açısından tutarsız ve çelişik olduğunu göstermek,
yöntemin ilk aşamasıdır. Bundan sonra karşılıklı soru- yanıtlarla,
tartışma konusu kavram çeşitli açılardan ele alınır, açımlanır.

Sokrates’in açıklama yöntemini belirli bir varlık görüşüne bağlayan
Platon, diyalektiği bilgi görüşüne dayalı bir eğitim yöntemi olarak
geliştirdi. Ona göre diyalektik, bir varlık sıralaması içinde en alt
düzeyden gittikçe yükselerek sonunda idea’lara varmak için izlenen bir
öğretme ve öğrenme sürecidir.

Yeniçağ felsefesinde diyalektik terimini ilk kullanan Kant’tır. Kant’a
göre diyalektik yanılgını mantığıdır;; kendi halindeki us, bazı usavurma
işlemlerini mantıksal sınırlarına kadar götürüp sonunda kendisiyle
çatışma içine düşer. Ortaya çıkan antinomileri (çatışkıları) gidermek
içinse Kant’ın “transandantal diyalektik” adını verdiği yöntem
uygulanır; iki karşıt sav arasındaki çatışma, hem tezin, hem de
antitezin karşıtının olanaksızlığı kanıtlanarak giderilir. Böylece Kant
için diyalektik, hem usun içine düştüğü doğal bir yanılgı biçimi, hem de
bunu düzeltmek için kullanılacak bir eleştiri ve yanlış gösterme yöntemi
haline gelir.

Diyalektik anlayışının temelinde yatan üçlü düşüncesini Kant’tan alan
Hegel, buna bambaşka bir anlam yükledi. Hegel’e göre, gerçekleri
oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce,
bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına(antitez) bundan da yeniden
karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki
kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır. Bu süreç,
düşüncenin kendisini kavramasını sağlayan bilinç içeriğini artırır.
Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci
olduğu gibi dünya tarihinin de oluşum ilkesidir.

Diyalektik usavurmayı Hegel’den ve Sokrates öncesi filozoflardan alan
Karl Marx’a göre diyalektik tarihsel bir süreçtir;;; ekonomik temelli
bazı toplumsal oluşumların zaman içinde karşıtlarını üretmeleri,
karşıtların giderek çatışmaya dönüşmesiyle de yeni oluşumun etkisini
ortadan kaldırması biçiminde yürür.

Diyalektik kavramı günümüzde, metafizik teriminin tam karşıtı olarak
yeni ve bilimsel bir dünya görüşünü dile getirir.

Dialektik İdealizm
Hegel’in idealizmine diyalektik idealizm denir.

Hegel, tarihin ve düşüncenin diyalektik bir süreç içinde geliştiğini
savunmuş, dinden siyasete, mantıktan estetiğe kadar bütün alanlar için
geçerli gördüğü bu sürecin Mutlak Tin’e ya da zihne (geist) varılmasıyla
son bulacağını ileri sürmüştür. Düşüncenin özünde gerçeğin ancak bir
bütün olarak kavranabileceği yatar. Diyalektik, görünürdeki bütün
farklılıkların birliğe kavuştuğu metafizik bir süreç “mutlak” ise, var
olan her şeyi kendinde toplayandır.

Varlığın diyalektik gelişim süreci, Hegel’in tin ya da zihin, bazen de
idea dediği Geist’ın kendini belli bir amaca doğru geliştirmesi,
özgürleşmesi sürecidir.Bu süreç içinde “idea” diyalektiğin üçlü
aşamasından geçer.İlk aşamada “idea” kendi içindedir ve henüz bir
olanaktır. Kendini gerçekleştirmesi için ikinci bir alan gerekir, bu da
doğadır. Ama “idea” doğada kendi özüne aykırı bir duruma düşer, kendine
yabancılaşır. Bu aykırılıktan üçüncü aşama olan kültür dünyasında
kurtulabilir. Doğada “idea”yı yönlendiren yasa olan zorunluluğun yerini
üçüncü aşamada özgürlük alır; özgürlük, tinin devlet, sanat, felsefe ve
din gibi, bireylerin üstündeki bazı kurumlarda ve o kurumlarla kendini
gerçekleştirmesidir. Bu son aşamada da tin üç basamak içinde kendini
geliştirir. İlk basamak “öznel tin” dir ve tek tek insanların
yaşamındaki henüz tamamlanmamış idedir. İkinci basamak “nesnel tin”dir
ve burada kendini toplum, tarih devlet olarak gerçekleştirir. Üçüncü
basamak ise “mutlak tin” dir ve burada tam bilincine ulaşarak kendini
sanat, din ve felsefe ile ölümsüz kılar.

Diyalektik idealizm yani Hegelci diyalektik, nesneleri soyutlayarak her
birini kendi başına ve değişmez özellikleri olan birimler olarak gören
“metafizik” düşünce biçiminin tersine, nesneleri hareket ve değişimleri,
karşılıklı ilişkileri ve etkileşimleri içinde ele alır. Her şey sürekli
bir oluş ve yok oluş süreci içindedir. Bu süreç içinde hiçbir şey
sürekli değildir; her şey değişir ve yerini başka bir şeye bırakır.
Bütün şeyler çelişkili yanlar ya da yönler içerir. Bu yönler arasındaki
çatışma değişimin itici gücüdür ve sonunda şeylerin değişime uğramasına
ya da ortadan kalkmasına yol açar. Hegel değişme ve gelişmeyi doğada ve
toplumda somutlaşan “mutlak tin”in ya da ideanın bir dışavurumu olarak
görür.

Dialektik Materyalizm
Doğada ve tarihte belirleyici olan süreçlerin , kendi içlerindeki
karşıtlık yoluyla oluştuğunu ve bütün olayların bu maddi temelli
ilişkilerle açıklanması gerektiğini savunan felsefe görüşü. Tarihsel
materyalizm ile birlikte Marksist dünya ve tarih görüşünü oluşturur.
Marx ve Engels’e göre materyalim, duyularla algılanabilen maddi dünyanın
zihin ya da ruhtan bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak ele alınmasına
dayanır. Marx ve Engels zihinsel ya da ruhsal süreçlerin varlığını
reddetmemişler, ama düşüncelerin temelde maddi koşuların ürünleri ve
yansımaları olduğunu savunmuşlardır. Maddeyi zihin ya da ruha bağımlı
olarak ele alan , zihin ya da ruhun maddeden bağımsız olarak var
olabileceğini savunan bütün kuramları ise, maddeciliğin karşıtı olarak
gördükleri idealizm altında toplamışlardır. Onlara göre, maddeci ve
idealist görüşler felsefenin tarihsel gelişimi boyunca uzlaşmaz bir
karşıtlık içinde olmuştur. Bu nedenle materyalizm ve idealizmi
birleştirmeye ya da uzlaştırmaya yönelik bütün çabaların kaçınılmaz
olarak karışıklık ve tutarsızlığa yol açacağını savunan tam bir maddeci
yaklaşımı benimsemişlerdir.

Marx ve Engels kendi diyalektik anlayışlarını büyük ölçüde Hegel’in
görüşlerinden yola çıkarak geliştirmişlerdir. Hegel değişme ve gelişmeyi
doğada ve toplumda somutlaşan Mutlak Tin’in ya da İdea’nın bir
dışavurumu olarak görürken, Marx ve Engels değişimi ve gelişimi maddi
dünyanın doğasında var olan bir özellik olarak görürüler. Bu nedenle
Hegel’in yaptığı gibi olayların gerçek akışının “diyalektiğin
ilkeleri”nden çıkarsayamayacağını, ilkelerin olaylardan çıkarılması
gerektiğini savunurlar.

Marx ve Engels’in bilgi kuramının çıkış noktası, bütün bilgilerin
duyular yoluyla elde edildiği maddeci öncüldür. Ama bilgiyi yalnızca
verili duyu izlenimlerine dayandıran mekanik görüşün tersine bu kuram,
pratik çalışma sürecinde toplumsal olarak elde edilen insan bilgisinin
diyalektik gelişimini vurgular. İnsanlar nesnelere ilişkin bilgileri
yalnızca bu nesnelerle pratik etkileşim içinde ve pratiklerine denk
düşen düşünceleri biçimlendirerek edinirler. Düşüncelerin gerçekliğe
uygunluğunun, yani doğruluğunun sınanmasını sağlayan tek araç toplumsal
pratiktir. Bu bilgi kuramı, kendinde şeylerin yaratıcılığından dolayı
insanların yalnızca duyumlanabilir görüntüleri bilebileceğini öne süren
öznel idealizme ve duyular üstü gerçekliğin duyulardan bağımsız saf
sezgi ya da düşünce ile bilinebileceğini öne süren nesnel idealizme yanı
ölçüde karşı çıkar.

Diyalektik materyalizm: doğa, toplum ve bilinç olgularını evrensel bir
varlık anlayışı içinde bütünler ve bu bütünlüğün aynı çelişme yasasıyla
geliştiğini meydana koyar.Diyalektik idealizm, gelişme olgusunun genel
yasalarının bilimidir, öylesine ki bilimsel gelişme olgusunu bütün
öğretiler içinde tek başına temsil eder. Her bilim, gerçeğin farklı
alanlarındaki gelişmesini ancak o alanda geçerli yasalara bağlar,
diyalektik materyalizm bizzat gelişme olgusunu genel yasalara bağlar. Bu
genel yasalar, kurgusal varsayımlar değil; bizzat doğanın, toplumun ve
işleyişinden çıkarılmış ve onlara uygulanarak denetlenmiş ve
doğrulukları saptanmış bilimsel yasalardır. Bu yasalar, karşıtların
birliği ve savaşı yasası, nicelikten niteliğe ve nitelikten niceliğe
geçiş yasası, olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası adlarıyla anılırlar.
Bu yasalar, evrende var olan her şeyin bizzat nasıl devinip
geliştiğinin, süreklilikte kesintinin ve karşıtlıkların birdenbire
dönüşümlerle, nasıl aşıldığının, eskinin yıkılıp yeninin nasıl
oluştuğunun anahtarını verir. Diyalektik idealizm, hem bilme ve hem de
yapmanın öğretisi olmakla, kuramla kılgının ( teoriyle pratiğin)
bağımlılığını da ortaya koymuştur. Kuramsız kılgı ve kılgısız kuram
olmaz. Kılgı kuramla başarılı olabildiği gibi kuram da kılgıdan yansır.

Dogma
Her türlü inceleme ve eleştirmenin üstünde tutulan, doğruluğu denemesiz
ve tartışmasız kabul edilen ve değişmez sayılan düşünce... Genellikle
dinlerin saltık gerçeklik olarak ileri sürdükleri ve bağlılarından
tartışmasız inanılmasını istedikleri genellikle dinsel ilkeleri dile
getirir. Örneğin Tanrı’nın evreni yarattığı böylesine bir dogmadır.

Dogmatizm
Din ya da yetkelerce ileri sürülen düşünce ve ilkeleri kanıt
aramaksızın, incelemeksizin ve eleştirmeksizin bilgi sayılan anlayış...
Temelde skolastik bir anlayıştır, günümüzde değişme ve gelişmeyi
yadsıyan öğretileri ve anlayışları adlandırır. Özellikle metafizik
öğretilerin tümü inakçı (dogmatik) öğretilerdir. Deney alanının dışında
kalan bütün savlar inakçı olmak zorundadır. Bu zorunluluk Tanrı sözünden
başlayıp Aristoteles’in sözüne kadar genelleşmiştir. Örneğin Ortaçağ
Hıristiyan kültüründe herhangi bir kuralın gerçek sayılması için
Aristoteles’in söylemiş olması yeterli sayılıyordu. Dogmatizmin zorunlu
sonucu zorbalıktır. Deneylerle tanıtlanamayan kurallar, engizisyon
işkenceleriyle tanıtlanmaya çalışılmıştır. Dogmatizm, suçlu olmayanın
ateşe atılsa bile yanmayacağı inancına kadar varmıştır. Bundan da ateşe
atılınca yanan kişinin suçlu olduğu sonucu çıkarılmıştır. İnak(dogma)’ın
inan’dan farkı, inan’ın asla tanıtlanamayacak olanı kabul etmesine
karşılık, inak’ın herhangi bir yetkeye bağlanan bir veriyi tanıtlamış
olarak kabul etmesidir. Örneğin ortaçağ skolastiğinde herhangi bir sözü
Aristoteles’in söylemiş olduğunu tanıtlamak, o sözün doğruluğunu
tanıtlamak demekti. Herhangi bir sistemde değişmez formüller düşlemek,
bir düşüncenin tartışmasız kabulünü istemek, bilginin bağımlılığını göz
önüne almaksızın her zaman ve her yerde geçerli saltık bilgiler olduğunu
ileri sürmek inakçılıktır.

Duyumcu Şüphecilik
Duyumların getirdiği bilgini öznel olduğunu ileri süren şüphecilik.

Duyumcu şüphecilik, duyumun nesnel temelin bırakıp öznel yanını ele
alır. Bu bakımdan hem duyumcu hem öznelci bir yapıdadır. Antik çağ Yunan
düşüncesinin ünlü şüphecileri: Pyrhon, Aenesidemos, Timon gibi
düşünürler nesnelerin algıladığımız biçimde var olduklarından
şüphelenmek gerektiğini ileri sürerler; çünkü her insanın duyumu
başkadır ve herkes kendi duyumuyla algıladığından, başkasınınkine
benzemeyen, kendine özgü bir bilgi edinir.

Aenesidemos bunu kanıtlamak için on kanıt ileri sürer. Bu kanıtlar şöyle
özetlenebilir: hepimiz aynı biçimde algılasaydık hepimiz aynı
düşünceleri ya da bilgileri edinirdik, oysa hepimizin çeşitli ve
birbirimizinkine benzemeyen düşünceleri var. Öyleyse nesnel gerçeklik
yoktur, bilgilerimizden daima şüphe etmeliyiz. Duyumcu şüpheciler,
bundan, katıksız idealist bir sonuç çıkarırlar: aynı nedenin çeşitli
sonuçları olabilir: güneş karartır, kızartır, eritir ve yakar, öyleyse
nedensellik yoktur, nedensellik olmadığına göre oluş yoktur. Duyumcu
şüphecilerin düştükleri bu yanılgı, duyumun nesnel temelini bırakıp
sadece öznel yanını almanın sonucudur.

Düalizm
Herhangi bir alanda birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin
varlığını ileri sürme... Bircilik ve çokçuluk terimleri karşılığıdır.

Felsefe alanında ilk dualist, antikçağ Yunan düşünürü Anaksagoras’tır.
Anaksagoras, özdekle ruhu kesin olarak birbirinden ayırıyor ve sonsuza
kadar da birbirlerinden ayrı kalacaklarını söylüyordu. Anaksagoras’ın
nus adını verdiği bir ruh özdeksel yapıdadır ama yaratan olmak
bakımından yaratanın karşısında bulunmakla, beraber birbirine
indirgenemeyen temelli bir ikilik meydana getirir.

Fransız düşünür Descartes de evrendeki bütün gerçeklikleri birbirine
indirgenemeyen ruh ve özdek ikiliğinde toplar. Dualizm, temelde tanrılık
yer (öte dünya) ile insanlık yer (dünya) ayrımını ileri süren dinsel
ikicilikten yansımıştır ve evrenin özdeksel birbirini yadsıyan gerici
bir görüştür. Dualistlerin tümü idealisttir, çünkü özdensel yapının
karşısında bir de ruhsal yapı olduğunu kabul ederler

Eklektisizm
(Seçmecilik)

Farklı düşünce sistemlerinden seçilen öğretilerin ayrı bir sistem içinde
birleştirilmesi. Eklektizm, öğretilerin alındığı sistemlerin bütününü
benimsemediği gibi, aralarındaki çözümleme amacını da gütmez.
Dolayısıyla, düşünce sistemlerini birleştirme ya da uzlaştırma yöntemi
olan sinkretizmden farklıdır.

Fransız düşünürü Victor Cousin, eklektizm yönteminden bir felsefe okulu
kurmuştur. Cousin’in eklektizm öğretisi Platon’u, Kant’ı ve
İskoçyalıları kaynaştırır.

Soyut düşünce düzeyinde her sistemin öğretileriyle ayrılmaz bir bütün
oluşturduğu kabul edilirse, eklektizm, farklı sistemlerden keyfi olarak
seçilen öğretilerin bir araya getirilmesinden doğacak tutarsızlıklar
yüzünden eleştirilebilir. Ama uygulamada eklektik bakış açısı birçok
bakımdan yararlı olabilir.

Bir devlet adamı kadar bir felsefeci de, ilkesel olarak değil, karşıt
tarafların öne sürdüğü görüşlerin gerçek değerlerini gördüğü için
eklektik olabilir. Bu tür bir eğilim, sistemler yeniliklerini
yitirdiğinde ya da tarihsel koşulların ve bilginin değişmesiyle
sistemlerin yetersizlikleri ortaya çıktığında görülür.

Elea Okulu
Antikçağ Yunan düşüncesinde Ksenofanes ve onu izleyenlerce geliştirilen
öğreti...Kloplon'lu Ksenofanes, Hellen kentlerinde yetmiş yıl süren bir
geziden sonra Napoli’nin güneyindeki Elea'ya yerleşmiştir. çok
tanrıcılığa karşı tek tanrı polemiğini orada yapmış, Homeros'la
Hesiodos'a karşı çıkarak Tanrı'nın birliğini ve değişmezliğini
savunmuştur. Birlik ve değişmezlik düşünceleri üstüne kurulan Elea
öğretisi, Ksenofanes'in öğrencisi Parmenides'le gerçekleşmiştir.
Melissos, Zenon, Gorgias gibi düşünürlerin sürdürdükleri bu öğreti,
antikçağ Yunan felsefesinin genel diyalektik yapısı içinde olumsuz yanı
tutar. Deney dışı usçuluğu, değişmezliği, saltıklığı savunur. Elea’lı
Zeon’un devimi çürütmek için ileri sürdüğü çıkmazlar da ünlüdür, bunlara
Zenon çıkmazları denir. Bu çıkmazlar gerçekte kolaylıkla çözülebilecek
yanıltmacalardır. Felsefe tarihinde metafizik, Elalılarla başlamıştır.
Elealılar bilginin kaynağını, duyguda ve deneyde değil, düşüncede
bulurlar. Onlar için varlık birdir ve saltıktır, hiç değişmemiştir ve
değişmeyecektir. Bununla beraber kavramsal diyalektiği, daha açık bir
deyişle mantıksal kavramların diyalektik hareketini ilk kez ortaya
atmakla Elealılar Hegel’in öncüleridir. Platon idealizminin gerçek
temeli de Elealılardır. Ksenofanes’in, kendisi devimsiz olan tanrının
sadece düşünmekle dünyayı kımıldattığı yolundaki metafizik varsayımı da
Aristoteles metafiziğinin gerçek kaynağıdır. Elealı Parmenides’e göre
sadece varlık vardır, dahası varlıkla düşünme aynı şeydir. Parmenides’e
göre varolma ve yok olma duyuların hokkabazlığıdır, duyularsa bir düşten
daha gerçek değildirler. Yer değiştirme, renk değiştirme vb. gibi
insanların sözünü ettikleri şeyler sadece birer addırlar.Parmenides’e
göre varlık ülkesinde sadece şu nitelikler geçerlidir: meydana gelmemiş,
geçip gitmez, bölünmez, sürekli devimsiz, değişmez, aynı şeyde aynı şey,
kendinde, toplu, bir, bütün...

Endeterminizm
Hadiselerin sebepsiz meydana gelemeyeceğini, dünyada mutlak bir
başlangıcı, hür bir iradenin yeri olamayacağını kabul eden determinizmin
karşıtı olan görüş.

Ahlakta endeterminizm, insan iradesinin hiçbir şarta bağlı olmadığını,
içinde bulunduğu şartlarla belirlenmediğini, insanın hür iradesinin
sebeplilik kanununa bağlı olmadığını ileri sürer.

Endividüalizm
Bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kedine yeterli,
kendi kendini yönlendiren, görece özgür bireyi yada benliği vurgulayan
siyaset ve toplum felsefesi. terimi ilk kez kullanan Fransız siyaset
yorumcusu Alexis de Tacquille, bireyciliği insanın yalnızca kendi ailesi
ile arkadaşlarına öngören ölçülü bir bencilik olarak tanımlanmıştır.

Endividualizm, bütün ortaçağı kapsayan Hristiyan dünya görüşüne bir
tepki olarak Rönesans’ta ortaya çıkan bir dünya görüşüdür. gerçekte
tarihi çok daha eskidir. Özel mülkiyetle güçlenmiş ve toplum içinde
seçkinleşmiş olan birey topluma üstün tutan bu çok eski eğilim Rönesans
ta biçimlenmiş ve bir dünya görüşü olarak metafizikten ekonomiye kadar
çeşitli alanlarda etkinleşmiştir. metafiziksel açıdan bireycilik,
tanrılık baş gerçeği yerine bireyi koyar. Bireyin usu onu bireyselliği
içinde evrenselliğe bağlamaktadır. Demek ki birey, bireysel olandan
evrensel olanı tek yapıda birleştiren varlıktır. öyleyse baş gerçek
olarak ele alınmalı ve başta din kurumu olmak üzere bütün kurumlar onun
çıkarlarına uygun düzenlenmelidir.

Bireycilik, bir değerler sistemi olduğu kadar, insan yapısıyla ilgili
bir kuram, genel bir davranış biçimi ve belirli siyasal ekonomik,
toplumsal ve dinsel düzenlemelere yönelik bir inanç anlamına gelir.
Bireyciliğin değerler sistemi üç önermeyle açıklanabilir:

1)bütün değerler insan merkezlidir: insanlarca yaratılmış olmasalar
bile, onlar tarafından yaşanır.

2) Birey kendi başına bir amaç ve yüce bir değerdir, toplum bireyin
amaçları için sadece bir araçtır.

3) Bütün bireyler, bir anlamda ahlakça eşittir. Hiç kimse hiç bir zaman
yalnızca bir başka bireyin iyiliği için araç olarak
görülemez.Bireyciliğin insan yapısına ilişkin kuramına göre normal ve
yetişkin bir insanın çıkarlarını korumanın en iyi yolu kendi amaçlarını
ve bu amaçlara ulaştıracak araları seçmekte ve o yönde davranmakta en
büyük özgürlüğü ve sorumluluğu bireye tanıtmaktır. bu görüş bireyin
kendi çıkarlarını en iyi kendisinin bildiği ve eğitim olanağı
verildiğinde, bu çıkarları nasıl geliştirebileceğini de gene onun
bulabileceği inancından kaynaklanır. Ayrıca bireyin bu seçimleri
yapmasının, hem onun gelişmesine, hem de toplumsal refaha katkıda
bulunacağı varsayılır, çünkü bireycilik üretken çabayı özendiren en
etkili yoldur bu açıdan bakıldığında toplum kendine yeterli bireyin
toplamıdır..

Genel bir davranış biçimi olarak bireycilik, özgüvene, gizliliğe ve
başka bireylere saygı göstermeye büyük önem verir. Otoriteye ve birey
üzerindeki özellikle devlet tarafından uygulanan her türlü denetime
karşı çıkar. Ayrıca "ilerleme"ye inanır, ilerlemenin bir aracı olarak da
bireye farklı olma, başkalarıyla yarışma ve başkalarının önüne geçme (ya
da gerisinde kalma) hakkını tanır. Bireyciliğin kurumsal sonuçları da bu
ilkelere dayanır.Yalnızca en aşırı bireyciler anarşi yanlısıdır. Ama
hepsi devletin bireylerin yaşamına en az karışması gerektiğine,
bireylerin birbirleriyle çatışmasını önlemek ve gönüllü olarak varılmış
anlaşmaların uygulanabilmesi için yasaları ve düzeni koruma görevini
üstlenmek zorunda olduğuna inanır. Bireycilik, devleti zorunlu bir
olumsuzluk olarak görme eğilimindedir ve "en iyi yönetim, en az
yönetimdir" sloganını benimser.

Bireycilik, her bireyin (ya da ailenin) mülk edinmek için en çok
olanaktan yararlanabileceği bir mülkiyet sistemi önerir. Birlik kurma
özgürlüğü, her türlü örgüte girme (ya da girmeyi reddetme) hakkını
kapsar.

Enstrümantalizm
Amerikan düşünürü pragmacı John Dewey’in kuramları alet sayan
öğretisi... Amerikan düşünürü William James’in uygulayıcılığından yola
çıkan Amerikan düşünür Dewey; bilimsel yasa, kuram ve kavramları birer
“alet” saymaktadır. Başarılı olurlarsa iyi ve gerçektirler, başarılı
olmazlarsa kötüdürler ve gerçek değildirler. Deneysel mantık adıyla
adlandırılan aletçilik, nesnel bilimciliği yadsır. Ona göre bilimin,
belli bir durumda en elverişli davranışın araştırılmasını sağlamaktan
başka hiçbir nesnel gerçekçiliği yoktur. Aletçilik nesnelliği öznelliğe
indirgediğinden ötürü de öznel düşünceci bir anlayıştır.

Entellektüalizm
Bütün varlıkları anlıksal temele indirgeyen öğretilerin genel
adı...İradecilik karşıtı ve özellikle bilgibilimde usçulukla anlamdaş
olarak kullanılmıştır. Törebilimsel anlam, ahlaksal davranışların
anlıkla belirlendiği anlayışını dile getirir; eş deyişle ahlaksal
davranışlar bir bilgi ve uslamlama işidir. Genellikle anlığın
başatlığında birleşen Platon, Descartes, Spinoza, Leibniz, Wolf, Kant,
Hegel gibi birbirlerinden az ya da çok farklı bir çok düşünürlerin
öğretileri anlıkçılık genel adı altında toplanırlar. Genellikle
küçümseyici anlamda kullanılan terimin ayırıcı niteliği, varlıkları
anlıksal temele indirgemektir. Anlıkçılar içinde Platon gibi nesnel
gerçekçiliği anlıksal gerçekçiliğin bir kopyası sayan, Kant gibi nesnel
gerçekliğin var olduğunu, ama asla bilinemeyeceğini ileri süren,
Berkeley gibi nesnel gerçekliği tümüyle yadsıyan düşünürler vardır.

Entüisyonizm
Bilginin sezgiyle elde edilebileceğini savunan öğretilerin genel adı,
özel olarak Bergsonculuk... Entüisyonizm , tümü idealist yapıda olarak,
dört bilgi alanında gerçekleştirilmiştir: felsefe, ruhbilim, törebilim
ve matematik.

1) Felsefesel entüisyonizm: Fransız idealisti Henri Bergson’un öğretisi
olarak Bergsonculuk adıyla da anılır. Bergson’a göre gerçeği saltık ya
da saltığı gerçek olarak kavramaya sezgi denir. Gerçeği doğrudan doğruya
kavratacak sezgiden başka hiçbir yol yoktur. Çünkü gerçek, özdeksel doğa
değil, ruhsal doğa, eş deyişle ruhsal yaşam ve tek sözle yaşamdır. Yaşam
evrenin kurtuluşuyla başlamıştır ve özdeğin tüm engellerine karşın
yolunu açarak, onun durgunluğunu alt edip kimi yerde onu kımıldatarak
akıp gitmektedir. Bu kesintisiz, bölümsüz ve sürekli akışa Bergson süre
demektedir. İşte bu sürenin bilgisini kavramak için bu süreyle birlikte
yaşamak, onun içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerekir ki bunu ne
us ne de bilim gerçekleştirebilir. Çünkü us ve bilim sinematografik
olarak çalışırlar. Bergson’a göre ussal ve bilimsel bilgi
sinematografiktir. Bir film, ard arda dizilmiş durgun ve bölümsel
resimlerden oluşur. Us ve bilim, filmin akışını durdurarak bu resimleri
tek tek incelerler ve birtakım bilgiler saptarlar. Ne var ki akışın
bizzat kendisini, eş deyişle yaşamı hiçbir zaman kavrayamazlar. Demek ki
us ve bilim, sadece durgun ve bölünebilir olan özdek üstünde bilgi
edinebilirler. Bergson’a göre zaman, uzay gibi özdeksel değildir. Uzay
özdekseldir, çünkü özdeksiz uzay ve uzaysız özdek (eş deyişle yer
kaplamayan özdek) yoktur. Oysa zamanı bölen, parçalayan, onu aylara ve
yıllara ayıran us ve bilimdir. Us ve bilim, zamanı uzaya bağlamakla (
örneğin ay ayın, yıl dünyanın uzayda yer değiştirmesidir.) onu
özdekleştirmektedir. Demek ki us ve bilim, hiçbir şeyi özdekleştirmeden
inceleyemiyor. Yaşamsal akışın eş deyişle sürenin kavranmasıysa
özdekleştirilmeden gerçekleştirilmelidir, çünkü “gerçek süre, daima
zaman adı verilmiş olan şeydir”. Bunu kavrayabilecek olansa sadece
sezgidir. Bergson’a göre sezgi, kendi bilincine varmış içgüdüdür. Şöyle
der: “ içgüdüyü söyletebilseydik, yaşamın bütün sırlarını çözerdik”.
Bilinç içgüdüde içkindir ve ruhsaldır. Bundan ötürü de ruhsal yaşam
akışını sadece o kavrayabilir.

2) Ruhbilimsel entüisyonizm: William Hamilton ve İskoçyalılar tarafından
geliştirilmiştir. Hamilton’a göre bilinç, dış dünyayı, olduğu gibi ve
araçsız olarak ( eş deyişle sezgiyle) kavrar ve us deneyüstü hakikatleri
bize sezgi yoluyla tanıtır. Hamilton’un sezgi deyiminden anladığı bir
çeşit dinsel vahiydir.

3) Törebilimsel Entüisyonizm: George Moore, David Ross, Charlie Broad,
Alfred Ewing vb. düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bunlara göre
iyilik, ödev vb. gibi törebilimsel kavramlar apaçık, araçsız elde edilen
ve ancak sezgiyle bilinebilen kavramlardır. Ne toplumsal ne de doğasal
yaşamdan çıkarsanamazlar. Törebilimsel sezgiciliğin amacı, burjuva
ahlâkının değişmezliğini savunmaktır.

4) Matematiksel Entüisyonizm: Brower, Weyl, Heyting vb. gibi
düşünürlerce geliştirilmiştir. Bunlara matematik, mantık, tanıtlama,
mantıksal kesinlikle değil, doğrunun sezgisel olarak kavranmasıyla
gerçekleştirilir. Sezgi, bunların dilinde, düşüncelerdeki ayrılıkları
saptama yeteneğidir. Düşünmek demek sezmek demektir. Mantık kurallarının
uygulanabilir olup olmadıkları da sezgiyle saptanır.

Epistemoloji
İnsan bilgisinin yapısını ve geçerliliğini inceleyen felsefe dalı.

Bilgi felsefesi ile mantık arasında temel bir ayrım vardır. Mantık,
geçerli usavurmanın biçimsel yapısını inceler ve geçerli çıkarımın
ilkelerini ortaya koyar. Epistemoloji ise her türlü bilme ediminin
yapısıyla ilgilenir. Epistemoloji, etik, toplumbilim ve din felsefesi
gibi disiplinlerle sürekli iletişim halindedir.

Genellikle bilen bir özne ile, bilinen bir özne arasındaki ilişki olarak
incelenen bilgi sürecinin bu iki öğesine farklı anlam ve ağırlıkların
verilmesi tarih boyunca farklı bilgi felsefesi anlayışlarını
doğurmuştur. Daha çok nesneye ağırlık veren anlayışlar gerçekçi
(realist) özneye ağırlık verenler ise idealist olarak nitelenir.
Gerçekçi yaklaşım bilginin, nesnesinin dış dünyada gerçekten var
olduğunu, idealist yaklaşım ise bilginin, ağırlıklı olarak öznenin
kurduğu ve gerçekte var olmayan nesnelere yöneldiğini savunur. Bilgi
felsefesinin, bu karşıtlık içinde, ortaya çıkan temel sorunu, dış
dünyanın gerçekliğidir; bu çerçevede bilgi felsefesi metafizikle yakın
ilişki içindedir. Bilginin nesnesinin, gerçek olup olmadığı, bilgi
içeriğinin dış gerçeklikte bir karşılığının bulunup bulunmadığı, bilmen
dünya ile kendi başına, bilgiden bağımsız var olan dünyanın birbirlerine
ne, ölçüde uyduğu, aynı temel sorun çerçevesinde irdelenen öteki
sorunlardır.

Erekbilim
Olayların ve ilişkilerin bir amaca ya da sona yönelik olduğu görüşü.
Olguların yalnızca hareket ettirici nedenlerle değil, ereksel nedene
bağlı olarak açıklanması biçiminde de tanımlanır. İnsan düşüncesi
doğadaki başka şeylerin davranışını da benzer biçiminde açıklama
eğilimindedir; buna göre nesneler ya kendileri belli bir amaca
yöneliktir ya da doğayı aşan bir zihin tarafından yönlendirilir.
Aristoteles herhangi bir şeyin tam olarak açıklanabilmesi için maddi,
biçimsel ve hareket ettirici neden ile birlikte ereksel nedenin de
dikkate alınması gerektiğini ileri sürerek erekbilimin ilk kapsamlı
tanımını yapmıştır.

Terimin Aristoteles’ten gelen metafizik anlamı, erek sözcüğünün bütün
anlamlarında ereklik’in incelenmesini dile getirir. Nesnelerin neden
meydana geldiklerini açıklayan nedensellik yasasına karşı, nesnelerin
hangi erek için meydana geldiklerini araştıran ereksellik anlayışı,
evrende böylesine bir erek güdebilecek üstün bir gücün varlığı inancına
dayanır. Oysa bu öznel metafizik erekselliğin karşısında, nesnel ve
bilimsel bir ereksellik de vardır. Metafizik ereksellik tanrılık
planının sonucu, bilimsel ereksellikse özdeksel ve nesnel nedenselliğin
sonucudur.

Erekbilimin törebilimsel anlamı, insan yaşamındaki törebilimsel erekleri
saptamaya çalışır. Metafizik erekbilim, evreni, ereklerle araçlara
arasındaki ilişkilerin bir toplamı sayar. Metafizikçiler bilimsel
nedenselliğin karşısına, ruhsal erekselliği çıkarırlar. Bu anlayışa göre
herhangi bir varlığın yapısını ve gelişmesini belirleyen onun nedeni
değil, ereğidir. Bu ereği de ruhsal bir ilke, üstün bir us ya da açıkça
tanrı koymuştur. Örneğin buğdayı buğday eden, buğday tohumu nedeni
değil, tanrıca saptanmış olan buğdaylaşma ereğidir.

16. ve 17. yüzyıllarda modern bilimin doğuşuyla doğal olguların yalnızca
hareket ettirici nedenlerle gereksinim duyulan mekanik açıklamaları öne
çıktı. Erekbilimsel açıklamalarda ise Aristotelesçi teleolojide olduğu
gibi şeylerin kendi doğalarında bulunan amaçlara doğru geliştikleri
değil, biyolojik organizmalar dahil bütün nesnelerin ussal bir varlık
tarafından yönlendirilen makineler olduğu kabul edildi.

Kant Kritik Der Urteilskraft’ta insan bilgisi açısından ele aldığı
erekbilimin gerçekliğin doğası değil, soruşturmanın ilerleyiş biçimi
açısından bir yol gösterici olduğunu, yani yapıcı bir ilke değil,
düzenleyici bir ilke olduğunu ileri sürdü.

Estetik
Güzeli ve güzel sanatların doğasını inceleyen felsefe dalı. Estetiği
bağımsız bir bilim olarak ilk ileri süren ve adlandıran Alman düşünürü
Alexander Baumgarten’dir. Baumgarten’in verdiği anlamda estetik, duyusal
bilginin bilimidir, konusu duyusal yetkinliktir. Gerçekleştirmek
istediği de güzel üstünde düşünme sanatıdır. Bununla beraber estetik bir
felsefe kolu olarak Alman düşünürü Kant ile önem kazanmıştır.

Estetik, insanın dış dünyaya gösterdiği, “güzel” ve “çirkin”
sözcükleriyle dile gelen tepkileriyle ilgilidir. Ama “güzel” ve “çirkin”
terimlerinin kapsamları belirsiz, anlamları da öznel ve görelidir.
Üstelik, etkileyici bir doğa görünümüyle ilgili gözlemlerde ya da sanat
eleştirilerinde kullanılan nitelemeler yalnızca güzel ve çirkinle
sınırlı değildir; anlamlı, dengeli, uyumlu, ürpertici, yüce gibi bir
dizi başka kavram da değerlendirmeye girer.estetik kuramı, bir yandan
güzelin yalnızca öznel olmayan, nesnel bir içerik de taşıyan bir
tanımını yapmaya, bir yandan da bu değişik terimler arasındaki
bağıntıları belirlemeye çalışır. Temel sorunları ise estetiğin öznesine,
estetiğin nesnesine ve estetik yaşantıya ilişkindir.

Estetik alımlayıcı(özne): estetik alımlayıcı sanat yapıtından ya da bir
doğa görünümünden haz duyan, estetik tat alan bir varlıktır. Estetik tat
almak, sanat yapıtı üretmek ve değerlendirmek, güzel ve çirkin gibi
yargılarda bulunmak ancak belirli varlıklara özgü bir yetidir.

Estetik Nesne: estetik nesne terimine iki farklı anlam verilebilir:
maddi nesne ve ereksel nesne. Ereksel nesne, nesneye insanın yüklediği
anlamdır; zihin içindedir. Oysa maddi nesne öznenin zihninden
bağımsızdır. Estetik nesne, ereksel anlamıyla tanımlanırsa, estetik
kuramının asıl konusu da estetik yaşantı olur. Oysa Kant felsefesinin
öznelliğine karşı çıkanların amacı, estetiğin duygular ve öznel
yaşantılar alanından çıkararak estetik nesnenin kendi özellikleri
üzerinde temellendirmektir.

Estetik Yaşantı: estetik yaşantı birbirini tamamlayan iki önermeyle
tanımlanabilir:1) estetik nesne duyusaldır; görülür, işitilir ya da
duyusal biçimiyle zihinde canlandırılır; insana bu duyusal özellikleri
nedeniyle haz verir. 2) estetik nesne aynı zamanda düşünülen, seyrine
dalınan bir nesnedir; yalnızca duyulara hoş geldiği için değil, bir
anlam içerdiği, bir değer taşıdığı için de ilgilendirir.

Bu önermelerden ilki, estetik sözcüğünün kaynağına (duyum) işaret eder.
İkinci önerme ise beğeni yargılarının temelini oluşturur. Seyretmeye
değer bulunan nesnelerin değersiz bulunanlardan ussal olarak ayırt
edildiğini gösterir.

Kant’a göre estetik yaşantının ayırt edici özelliği “çıkarsız”
oluşudur.çağdaş estetiğin çıkış noktası olan bu önerme, estetiği
ahlaktan da bilimden de ayırır. Ahlaki davranışlarda bir “çıkar” öğesi
vardır; evrensel sayılan bir davranış ölçüsü bütün insanlara
benimsetilmek istenir. Bilimde nesnelerin iç yapılarını, işleyişlerini
ve neden-sonuç ilişkilerini araştırır; nesneleri denetim altına almak,
insanın hizmetine koşmak ister. Oysa estetik yaşantının öznesi, estetik
nesneyle bir merakını gidermek için ilgilenmez; estetik nesneyi başka
bir amaca hizmet eden bir araç olarak da görmez. Estetik yaşantı da
insan, karşısındaki nesneyi hep belli bir uzaklıktan seyreder: estetik
yaşantı kullanma, sahip olma, tüketme ve ahlaki açıdan yargılama gibi
davranışları dışarıda bırakır.

Kant’a göre estetik us, kuramsal us’la uygulayıcı us arasında bir
prüdür ve kuramın uygu alanındaki denetçisidir. Estetik us, bir yargı
gücüdür ve doğru düşüncenin iyi uygulandığını güzel yargısıyla yargılar.
Kant’a göre güzel olan, doğrunun iyilikte gerçekleştirilmesidir. Kant’ın
bu düşüncesinde Yunan felsefesinde olduğu gibi güzel’i iyi ile birleşik
kılan bir ereklilik belirse de, Kant bunu biçimsel bir ereklilik “ereği
olmayan ereklilik” olarak tanımlar. Daha açık bir deyiş ile güzel’in
ereği kendisidir; güzel, güzel olduğu için istenilir. Güzel’in ereği
başkaca hiçbir erek gözetilmeksizin, gene kendisinden doğan estetik
hazdır. Güzel, burada bir ereğe koşulmuş olduğundan değil, sadece bir
ereğin biçimi olduğundan güzeldir. Buysa, hiçbir karşılığı
gerektirmeksizin, salt bir hazdır. Kant’a göre estetik yargı, bir beğeni
yargısıdır. Güzel bir yargının nesnesidir. Kant bu yargıyı genellikle
geçerli kılmak ister ve ortak estetik bir duygunun varlığını ileri
sürer. Ona göre bu yargı, herkeste ortak olan ideal bir ölçüyü yansıtır.
Bu yüzdendir ki Kant “beğeniler tartışılamaz” anlayışına karşı çıkmakta
ve beğenilerin tümel geçerli olmasını savunmaktadır.

Existentialisme
(Varoluşçuluk)
İnsanın dünyadaki varoluşunun somutluğuna ve sorunsallığına ağırlık
vererek yorumlayan felsefi yaklaşımların ortak adı. İnsanın kendi
kendini yarattığını söyler.

Varoluşçu düşünceye göre:

1) Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu yaklaşımıyla varoluşçuluk
bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin
karşıtıdır.

2) Varoluş öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla
varlığın anlamının araştırılmasını da içerir. Bu yaklaşımıyla insanı
verili, eksiksiz bir gerçeklik olarak gören ve anlaşılabilmesi için
parçalarına ayrılması gereken, bir birim olarak algılayan nesnelcilik
biçimlerinin ve bilimselciliğin karşıtıdır.

3) Varoluş insanın içlerinden herhangi birini seçebileceği bir olanaklar
bütünüdür. Bu yaklaşımıyla her türlü belirlenimciliğin karşıtıdır.

4) İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle
ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir “dünyada var olma”dır.
Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran
somut tarifsel bir durum içindedir. Bu yönüyle de varoluşçuluk yalnızca
tek bir “ben” in varlığını vurgulayan tek benciliğin ve bilgi
nesnelerinin zihnin içeriklerinden ibaret olduğunu vurgulayan
epistemolojik idealizmin karşıtıdır.

Varoluşçuluk 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı maddi ve manevi çöküntünün
içinden yeni bir anlayış biçimi olarak ortaya çıkmıştır. İnsan
varlığının büyük bir tehlike içinde olduğunu, insanın istikrarsız bir
dünyada yaşamak zorunda bırakıldığını “ dünyaya atılmış” olduğunu
vurgulamıştır.

Fenomenoloji (Görüngübilim)
Bilim verilerinin doğrudan incelenmesiyle elde edilmiş ve somut deneyim
konusu olmuş fenomenlere, nedensel açıklamalara ilişkin kavramlardan ve
incelenmemiş ön kabullerden bağımsız yaklaşma yöntemi. Fenomenolojinin
kurucusu Alman düşünür Edmund Husserl’dir. Ona göre gerçek, Platon’un da
ileri sürdüğü gibi, mutlak olmalıdır. Eş deyişle her nesnenin bizim ona
verdiğimiz anlamın ve yakıştırdığımız özelliklerin dışında, kendine özgü
ve kendinde olan, her zamanda geçerli ve değişmez bir yapısı vardır.
Nesne, insanların değil, insanların dışında öncesiz ve sonrasız bir
nesneler dünyasının varlığıdır. Fiziğin ürünü olmadığı gibi metafiziğin
de ürünü değildir, kendi saltık(mutlak) yapısı içindedir. Gerçek,
böylesine ideal bir yapı taşıyanın niteliğidir. Husserl, bu savıyla
tümüyle Platon’un savına yaklaşır.

Husserl’in biçimlendirdiği fenomenolojik yöntemin ilk adımı
fenomenolojik indirgeme ya da epokhe’dir. Epokhe zihinsel edimlerin, bu
edimlerle ya da dünyadaki nesnelerin varoluşuyla ilgili kavram ve ön
kabullerden bağımsız betimlenmesini, olanaklı kılar. Fenomenoloji,
Psikolojinin tersine zihinsel edimlerin nedenlerini, sonuçlarını ve bu
edimlere eşlik eden fiziksel unsurları dikkate almayız. Ama bu süreçte
nesneler bütünüyle ortadan kalkmaz. Çünkü incelenen nesne her zaman
gerçek bir varlık olmayabilir, ejderhaların varlığın inanabilir ya da
pembe fareler düşlenebilir, nesne gerçek dışı olabilir. Dolayısıyla
zihinsel edimlerin betimlenmesi, nesnelerin de betimlenmesini içerir.
Ama bu nesnelerin var oldukları varsayılmaksızın yalnızca birer fenomen
olarak betimlenir.

Fenomenolojik yöntemin ikinci adımı, eidetik indirgemedir. Bu adım, bir
nesnenin eidosunu(Yunanca da biçim) sezebilmeye, nesneyi olasılıklar ve
rastlantılar dışındaki değişmez öz yapısı içinde kavramaya verir;
böylece yalnızca belirli bir zihinsel edinimin değil onunla
karşılaştırılabilir her türlü edimin eidosu sezilebilir. Örneğin görülen
her nesnenin bir rengi, uzamı ve biçimi olmalıdır. Eidetik indirgeme
yalnızca duyusal akıl ve nesnelerin incelenmesinde değil, matematiksel
nesnelerin, değerlerin, ruhsal durumların ve arzuların incelenmesinde de
kullanılabilir.

Fenomenolojik yöntem nesnelerin bilinişi sırasında bu nesnelerin
kurulduğu ya da inşa edildiği süreçleri de dikkate alır. Örneğin bir
ağacın görülmesi sırasında, ağacın değişik zamanlarda, değişik açılardan
ve uzaklıklardan görülmesiyle çok çeşitli görsel deneyimler edinilir ama
görülen şey gene tek bir kalıcı nesne olarak algılanır.

Geneller
(Tümeller)
Genel kavramlar... Bu deyim,tümeller ve evrenseller deyimleriyle
anlamdaş olarak, mantık dilinde beş genelleri dile getirmek için
kullanılır. Metafizikte ve idealist felsefedeyse tüm genel kavramları
dile getirir. Tarihsel süreçte idealizm, bu genel kavramlar üstüne
kurulmuştur. Antik çağ Yunan Eleacılarından başlayıp Platon ve
Aristoteles felsefelerinde biçimlenen ve Hegel felsefesinde doruğa
ulaşan idealizmin temel önermesi geneller(tümeller ya da
evrensellerin)’in gerçek varlıklar olduklarıdır. İzledikleri mantık
şudur: Gerçek varolan değil tam tersine varolmayan’dır.Geneller
varolmaz, sadece bireyseller varolur. Örneğin ak bir genel kavramdır,
bütün ak bireysellerden soyutlanarak elde edilmiştir ve bunun için de
yoktur, buna karşı ak çiçek vardır, çünkü bireysel bir nesnedir.
Varolmak belli bir uzayda ve mekanda varolmaktır. Ama bütün uzay ve
mekan aransa ak’a rastlanamaz. Demek ki geneller, ne uzay ne de
zamandadır, hiçbir yerde ve hiçbir zamana olmayan da yok demektir.
Varolan her şey bireyseldir, genelse bireysel olmayandır. Ne var ki
nesnel gerçeklik üstündeki tüm bilgimiz kavramlardan, eş deyişle
genellerden oluşmuştur. Demek ki gerçek, bireysel değil, geneldir. Genel
varolmadığına ve sadece bireysel varolduğuna göre bundan çıkan zorunlu
sonuç, geçeğin, varolan değil, varolmayan olduğudur. Demek ki asıl
gerçek varlık, varolan değil, varolmayan bir varlıktır. Metafiziğin ve
idealist felsefenin bu sözcük oyunları bir yanıyla Berkeleycilikte,
öteki yanıyla Hegelcilikte uçlaşmıştır.

Gnostikler
Antikçağ Yunan felsefesini gizemcilik ve Hıristiyanlıkla kaynaştırmaya
çalışan dinsel-gizemci düşünürler... İ.S. 1. ve 2. yüzyıllar da yaşayan
Valentin, Simon, Basilide, Corpocrade, Saturnin, Marcion vb. düşünürler
gizemsel-dinsel bir felsefe oluşturmuşlardır. Bu felsefe, antikçağ Yunan
felsefesini ve özellikle Platonculuğu, Pitagorasçılığı, ilkçağın
gizemsel dinlerini, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı seçmeci bir tutumla
kaynaştırarak biçimlendirmiştir. Temel düşünceleri, saltık bilginin
anlık sezgilerle kavranabileceği inancıdır. Dilimizde bilinirciler
adıyla anılan gnostikler, gerçekte, gizemci tarikat adamlarıdır ve tüm
dinleri saltık bilginin sağlanmasında yetersiz bulurlar. Onlar için
saltık bilgi, dinsel bilgilerin çok üstünde bulunan kurgusal
bilgilerdir. Bu yüzden Hıristiyanlarca sapkın sayılmışlardır. Çünkü
İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu, doğduğu ve büyüdüğü, çarmıha gerildiği
gibi dogmalarını yadsırlar. Onlar için İsa düpedüz bir insandır. Ne
Tanrı ne de oğlu doğmaz, büyümez, hele çarmıha hiç gerilmez.İngiliz
düşünür Bertrand Russell, İsa’yı bir insan sayması bakımından İslam
peygamberi Muhammet’in de bir gnostik olduğunu söyler.

Hakikat
Nesnel gerçeğin düşüncedeki yansısı... Gerçek ile hakikat aynı şeyler
değildir. Gerçek nesnel gerçekliği, hakikat ise bu nesnel gerçekliğin
zihnimizdeki öznel yansısını dile getirir. Örneğin elimizde tuttuğumuz
bir kalem gerçek, onun zihnimizdeki yansısı hakikattir. Hakikat,
gerçeğin kendisi değil, yansısıdır ve düşünce ile nesnesi arasındaki
uygunluğu dile getirir.

Hakikat ile doğruluk ise birbirine bağımlı fakat aynı şeyler değildir.
Doğruluk mantık kurallarına hakikat ise nesnel gerçekliği dile getirir.
Hakikat, nesnel gerçekliğe uygunluğu gerektirdiği gibi nesnel
gerçekliğin belli ilişkilerine de uygunluğu, eş değişle mantıksal
uygunluğu dile getirir.

Hakikat kavramı, felsefe alanında çok önemlidir ve materyalizm ile
idealizm arasındaki kavganın baş konusudur. Özellikle idealist öğretiler
ona akla aykırı çeşitli anlamlar vermişlerdir.

Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist
felsefedir. Bahçemizde bir ağaç görürüz, bu nesnel gerçekliktir; bu ağaç
bilincimizde yansır, bahçemizdeki ağaca uygun olarak doğru yansıdığı
ölçüde hakikattir. Ne var ki bu yansı tıpa tıp uygun olmaz. Yaklaşıktır,
bundan ötürü de görelidir. Ama bu ağacı zihnimizde keyfimize göre
biçimlendiremeyiz ve onu, tıpa tıp aslına uygun olmasa da, az çok
doğadaki biçimiyle yansıtırız, demek ki öznel olan hakikatimizle nesnel
olan bir yanda vardır. Hakikatimiz aslında nesnel olan bir şeyden
yansıdığı için öznel deriz.

Hakikatler görelidir, her göreli hakikat saltık hakikatin bir
parçasıdır. Diyelim 0 uzaktan bir ağaca baktığımızda onu ilk başta uzun
bir çubuk gibi görürüz, yaklaştıkça onun dalları, meyveleri ortaya
çıkar, daha derin bilgiye ulaşmak için ağacı keser içine bakar, nasıl
kök saldığına bakarız. İşte bilgi sürecinde saltık hakikate bu göreli
hakikatlerimizle adım adım yaklaşırız. Saltık hakikat, göreli
hakikatlerin toplamıdır. Hakikatlerimiz görelidir ama saltık bir hakikat
vardır. Saltık hakikat daima geliştirilecek, yeni bilgilerle
güçlendirilecek, ama daima doğru kalacak bir bilgi demektir.

Hedonizm
En üstün iyiliğin haz olduğunu ileri süren Aristippos’un öğretisi...
Aristppos’a göre en üstün iyilik hazdır. Bu öğretiye göre iyi demek haz
demektir; haz veren her şey iyi, acı veren her şey ise kötüdür.
Aristippos’a göre her davranışın nedeni, mutlu olmak isteğidir. Yaşamın
ereği hazdır. Haz insanı insan eden duygudur. Bilgilerimiz
duygularımızla alabildiğimiz kadardır, bunda öteye geçmez. Bu yüzden
Aristippos duygularımızın getirdiği haza yönelmeyi, acıdan kaçmayı
söyler.

En üstün iyi, hazdır. Ancak gerçek haz sürekli olandır. Sürekli olan
hazza da bilgelikle varılabilir.

Epikuros’da hazcılığı devam ettiren filozoflardandır. Ne var ki,
Epikuros, Aristippos’un bedensel hazzına karşı tinsel hazzı yeğler. Onun
için en büyük haz, ruh dinginliğidir. Buna da bedensel zevkler peşinde
koşmakla değil, bilgelikle varılır.

İdealizm
Felsefe’de dünyayı ve varoluşu, bilinç ve düşünceyi önem vererek
açıklayan öğreti... idealistler, varlıklar arasındaki soyut ilişkilerin,
duyularla algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu ve insanların var
olan her şeye düşünsel bağlamda, idealar aracılığıyla ve idealar olarak
bildiğini savunurlar. İdealizmin birçok türü olmakla birlikte hepsinin
paylaştığı ortak ilkelerden söz edilebilir. Tümellerin varlığı, burada
ve şimdi varolanıın aşılması, varlıklar arasındaki ilişkilerin o
varlıkların dönüştürüleceği varsayımı, çelişik bileşenleri bütünleştiren
sistemler kurmaya yönelik diyalektik yaklaşım,; zihnin, özellikle tinin
maddeden önce sayılması.

Metafizik veya epistemolojik yaklaşımı temel alması bakımından
idealizmin iki temel biçimi vardır: metafizik idealizm gerçekliğin
idealara dayandığını, epistemolojik idealizm ise bilgi sürecinde zihnin
yalnızca tinsel olanı kavrayabileceğini ya da nesnelerin gerçekliğinin
algılanabilirliklerinden kaynaklandığını savunur. İlk biçimi ile
idealizm dünyadaki temel tözün madde olduğunu, bunun da maddi biçimler
ve süreçlerle bileneceğini ileri süren maddeciliğin, ikinci biçimi ile
insan biliminin, zihnin dışında ve bundan bağımsız olarak var olan
nesneleri gerçekte oldukları gibi görüp kavradığını öne süren
gerçekliğin karşıtıdır. Gözlemlenebilir gerçekleri ve ilişkileri
vurgulayarak metafizik görüşlere karşı çıkan olguculuk ile ateizm ve
şüphecilik gibi akımlarda idealizme karşı çıkar.

Felsefi idealizmin tarihsel gelişiminde, başlıca üç sorunu yanıtlama
çabası belirleyici olmuştur.

1)İnsan deyiminin sonul gerçekliği nedir? Bu soruya verilen yanıtlar iki
uç arasında dağılır. Deneyci filozoflardan David Hume’a göre insan
deneyiminde anlatımını bulan sonul gerçeklik, olayların her bireyin
bilincinde ard arda akışıdır. Bu düşünce, tüm gerçekliğin tek bir
benliğin anlık duyu deneyimine indirgenmesi sonucuna varır. Öteki uçta
usçu filozoflardan Spinoza’yı izleyenler için sonul öz, kendi başına var
olabilen ve yalnızca kendisi tarafından kavranabilendir.

2) bilginin içeriğinde verilen nedir? Verilerin mantıksal yorumu ve
açıklamasıyla ne elde edilebilir? İdealistlere göre bilgi sürecinin
sonu, bireysel deneyimin dışında kalmakla birlikte gene de somut bir
tümel ya da bir dizgedir. Verilen mantıksal yorumu ve açıklaması,
gerçekte, yeryüzünü üzerinde yaşayanlarca tümüyle yeni bir biçime
dönüştürülmesi demektir.

3)Bir düşünür zaman içindeki oluşum ve değişim olgusu ya da değişik
amaçlar ve değerler karşısında nasıl bir tutum alınmalıdır? İdealistlere
göre us yalnızca doğadaki uyumlu düzeni ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı
zamanda uygar bir toplumun kültürel yaşamının parçası olan devleti ve
öteki kurumları da yaratır, bu kurumların değerlerini korumak ve
geliştirmek, her uygar insanın ahlaki temel görevidir. Uluslar arası
etik kurallarına da katkısı bulunan idealistler, hiçbir ulusun etkin
güçlerini bir başka ulus üzerinde hüküm sürmek için kullanamayacağını
ileri sürerler. Bu güç, yalnızca bir başka ulusun yaratıcı güçlerini
ilerletmek, onların kültürel düzeyini kalkındırmak için kullanabilinir.
İdealizmin de tarih felsefesi, değer felsefesiyle yakından ilişkilidir.
Benedotto Croce bu tarih felsefesini “her gerçek tarih, çağdaş tarihtir”
deyimiyle özetler.

İdealistlerin başlıca dört savından biri Berkeley’in esse est percipi
(var olmak algılanmış olmaktır) ilkesidir. Nesnelere dayandırılan bütün
nitelikler duyu nitelikleridir. Bunlar ancak duyu organları bulunan bir
özne tarafından algılandıklarında var olurlar. Maddenin varlığını ve
duyu algılarının maddeden kaynaklandığını görüşünü yadsıyan bu yalın
sav, geniş tartışmalara yol açmıştır.

Özneyle nesnenin karşılıklı birbirine bağımlı olduğu savı, birinci savla
yakından ilişkilidir. Nesnesi olmayan bir özneyi düşünmek olanaksızdır;
çünkü özne olmak bir nesnenin ayrımında olmaktır. Buna karşılık her
nesne de ancak bir öznenin karşısında nesnedir. Bu ilişki mutlak ve
evrensel bir biçimde karşılıklıdır. Dolayısıyla her tam gerçeklik, bir
nesneyle bir öznenin birliğidir, yani somut bir tümeldir.

İdealizmin üçüncü savına göre insanın en dolaysız deneyiminde, yani
kendi öznel bilinçliğinde sezgisel ben, tinsel özellik taşıdığı var
sayılan sonul gerçekliği doğrudan kavrayabilir. Örneğin Platon’a göre,
“iyi ideası”na sıçrama mistik bir nitelik taşır.

İdealizmin dördüncü savı özellikle Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için
geliştirilmiştir. 11. yüzyılda Canterbury’li Aziz Anselmus’un
geliştirdiği bu sava göre yetkin bir varlığın varolması zorunludur,
çünkü varolamak yetkinliğin temel öğelerinden biridir. Tanrı yetkin
olduğunu göre varlığı da zorunludur. Bazı idealist filozoflar bu savı
idealizmin öteki ilkelerine de yaymışlardır.

İlinek
Kendi başına bir varlığı olmayan, dayanacak bir töze muhtaç olan ve
dayandığı tözü değiştirmeksizin, değişebilen nitelik... Renk, koku, tat
vb. gibi nitelikler böyledir. Örneğin elmayı kabuğu ile bitlikte
renklerinden soyalım, elma gene elmadır. Elmanın rengi kendi başına var
olmaz, varolabilmek için elmaya muhtaçtır. Elma hep elma olarak kaldığı
halde, rengi yeşil, sarı, kırmızı olarak değişir

İlinek terimi özellikle skolastik felsefede işlenmiştir. Cins, tür,
ayrım, özellik ile birlikte beş tümelden biri sayılmıştır. Skolastiklere
göre herhangi bir şeyin kiplerinden her biri ilinektir, örneğin bir
özdeğin biçimi böyledir. İlinek sözcüğü, terim olarak ilkin Aristoteles
tarafından kullanılmıştır. Aristoteles’te ilinek bir konuya bağlı olan o
konu olmadan kendisi var olamayan şey; kendi başına var olamayan, bir
taşıyıcı , bit tözü gerektiren şey; tözün niteliği anlamına gelir.

İlinekler ayrılır ve ayrılmaz nitelikler olmak üzere ikiye ayrılır.
Örneğin koşmak insan için ayrılır bir ilinek, zenci bir insan için siyah
olmaksa ayrılmaz ilinektir.

İnsanÜstücülük
(Uebermensch)

Üstün insan... Alman düşünürü Nietzsche tarafından terimleştirilen
deyim.

Nietzsche, bu deyimi şöyle tanımlar: “maymuna oranla insan neyse, insana
oranla insan üstü de odur.” Bir başka yapıtında da şöyle der: “insanlık
içinde, ortalama insandan başka, daha yüksek ve daha güçlü bir insan
türünün gerçekleşmesi gerekir. Bu düşüncemi ben insan üstü sözcüğüyle
dile getiriyorum”. Nietzsche’ye göre tanrı ölmüştür, insan artık
yalnızdır ve kendi değerlerini kendisi yaratmak zorundadır. İnsan için
gereken erdem, Hıristiyanlığın acıma ve insan sevgisi gibi insanı
sünepeleştiren erdemleri değil, güçlü olma erdemidir.

Kökleri Fichte’ de bulunan bu felsefe, olumsuz yönlerinin gelişmesiyle
varoluşçuluk vb. gibi çağdaş düşünce akımlarını meydana getirdikten
başka, sonunda Alman nazizmini doğurmuştur. Nietzsche, yeryüzünün
efendisi olacak yönetici bir ırk gerektiğini ve Almanya’ya Yahudi
akımının durdurulması kanısında olduğunu söyler. Törebilimi
aristokrattır, “iyi bir aileden doğmadıkça hiçbir ahlaklılık mümkün
değildir, insanın her ilerleyişi aristokratik toplumdan gelir.” Der.
İnsan üstü ereği, Nietzsche’nin deyimiyle aynen, “milyonlarca salağı
ortadan kaldırarak geleceğin insanını kalıba dökmek”tir ve “bütün bir
ulusun yoksulluğu bir insan üstü’nün acı çekmesinden daha az önemlidir”.

Nietzsche, Hıristiyanlığa karşı olduğu kadar, onun deyimiyle,
“milyonlarca salağı” insan etmek isteyen toplumculuğu da karşıdır. Ona
göre toplumculuk, “milyonlarca salağı” insan üstü’lere karşı
çıkarmaktadır. Oysa “milyonlarca *****” öğretimden yoksun bırakılmalı,
birçok gerçekleri bilmemeli ve insan üstü’lere kölelik etmelidir.

Janseniusculuk
Descartes usçuluğuyla Augustinus tanrıcılığını uzlaştırmaya çalışan
Piskopos Jansenius’un öğretisi...

Hollandalı piskopos Cornelis Jansenius’a göre insan günahlarla yüklü bir
yaratıktır ve ancak tanrı bağışıyla kurtulabilir. Tanrının kendini
bağışlamasını dilemek ve beklemekten başka yapacak hiçbir şeyi yoktur.
Jansenisme tümüyle Agustinius anlayışına dayanır ve insan özgürlüğü
yadsır. Bu yönüyle insan özgürlüğüne büyük pay ayıran Jesuitisenism’in
karşısındadır.

Jansenius ve yandaşlarına göre Luther ve Calvin’in tanımladığı Tanrı
kayrası öğretisine karşı çıkan Karşı- reform ilahiyatçıları, tanrısal
bir ilk neden yerine insanın sorumluğunu vurgulayarak karşı uca
savrulmuşlar, Aziz Augustinus’un 5. yüzyılda savaştığı Pelagiusçu
hareketliliğe düşmüşlerdi. Jansenius bu tutuma ilk günahın ve şehvetin
gücünün insan doğasında yol açtığı bozulmayı vurgulayarak karşı çıktı.
İsa’nın kurtarıcılığının olanaklı kıldığı ve insanlığa gerçek özgürlüğe
tek başına yeniden kavuşturabilecek Tanrı kayrasının gücünü yüceltti.
Ayrıca iyilik işleyebilmek için her zaman Tanrı kayrasının zorunlu
olduğu, kayranın yanılmazlığı ve insan yazgısının mutlak biçimde Tanrı
istencine bağlı olduğu yönündeki Augustinusçu savları destekledi.

Janseniusculuk, kendisine özgü öğretilere değil belirli bir yaklaşıma ve
ruhanilik anlayışına dayalı karmaşık bir hareketti. Reform hareketiyle
aynı doğrultuda kiliseyi Hıristiyanlığın başlangıcındaki biçimiyle
canlandırmayı amaçlıyordu. Gerçek Hıristiyan ilahiyatından ve
ibadetinden ödün verilmesine karşıydı. Ama resmi öğretiye aykırı
abartılı bir tutum benimsendiği için kilise tarafından reddedildi.

Janseniusculuk aynı zamanda bir Hıristiyan tarikatı olarak Port-royal
manastırında toplanan düşünürlerce benimsenmiş ve izlenmiştir. Arnauld ,
Nicole, Blaise Pascal gibi düşünürlerin elinde işlenen bu öğreti sonunda
tüm gizemciliğe varmıştır.

Kabala
Yahudilerin yazılı olarak konulmuş olan tanrısal yasaları yanında
ağızdan ağza geçen dinsel buyrukları İbrani felsefesinin ve söylence
yazılarının toplamı. Tarihleri kesin bilinmez; en eskisi evrenin
yaratılışı ile ilgilidir.

Bu yapıt Yahudilerin ta menşeinden itibaren halkın dini dolayısıyla
Zebur’un gizli (batını) bir yorumunu yapmaktadır. Tevrat ve Kabala,
belli bir zamanda yazılmış değildir. Ve oluşması yüzyıllar sürerek
ortaçağın sonuna doğru tamamlanmıştır. Sefer jezirah (yaratmanın kitabı)
ve Sefer Hazzahor (ışığın kitabı) adlarını taşıyan iki kitaptan
oluşmaktadır. Bu kitaplarda ağızdan ağza geçmiş ve uzun yüzyıllar yazıya
geçirilmemiş felsefesel öyküler vardır.

Kinisizm
Antisthenes ile Diogenes’in oluşturdukları Sokratesçi öğreti...

Sokrates’in öğrencisi Atinalı Antisthenes, bir hayli yaşlandığı sırada,
bütün dünya zevklerine ve özentili felsefelere sırt çevirmişti. Soylular
arasında ve zevkli bir ömür sürerek yaşlandığı halde birdenbire doğaya
dönmüş, doğaya uygun yaşamayı yeğlemişti. Köleler gibi giyiniyor ve “
zevk almaktansa ölmeyi yeğlerim” diyordu. Öğretmeninden öğrendiği erdem
anlayışını herkesin anlayabileceği bir dille anlatmaya başlamıştı. Her
türlü mal ve mülk edinmeye, kölelik ve aile kurumlarına, din inançlarına
karşı çıkıyor ve çevresindekilere iyilik öğütleri veriyordu.
Gerçekleştirmek istediği, bir çeşit çilecilikle insanın tam
bağımsızlığını kazanabileceği ve böylelikle mutluluğa kavuşabileceği
düşüncesini okullaştırmaktı. Antisthenes’e göre insanın ereği
mutluluktur, mutluluk da her türlü bağdan kurtulmuş içsel bir özgürlükle
gerçekleşir. İstenilecek tek şey erdem, kaçınılacak tek şey
erdemsizliktir. Gerçek erdem, insanın hiçbir değere bağlı ve tutsak
olmamasıyla elde edilir. Bunu sağlamak için de insanın bütün
tutkularından sıyrılması gerekir.

Öğretiye köpeksi adının verilmesi Antisthenes’in öğrencisi Diogenes
yüzündendir. Diogenes Antisthenes’in mesihvari sözlerine uyarak her
şeyden el etek çekip bir köpek gibi yaşamaya başladı. Ölüleri gömmek
için kullanılan toprak bir kap içinde yaşıyor ve felsefesini eylemiyle
gerçekleştiriyordu. Diogenes Antisthenes’in aklından bile geçirmediği
bir biçimde bütün geleneği yadsıyarak her türlü ruhsal ve bedensel
isteklere sırt çevirmiş, kendisini doğanın içinde doğal bir varlık gibi
özgür kılmıştı. Gerçek erdeme böylesine bir özgürlükle varılabileceği
kanısındaydı.

Kinikler her türlü gelenek ve göreneğe karşı çıktıklarından kinizm
deyimi, törebilim kurallarını hor görme ırası anlamında da
kullanılmıştır. Bu anlamda utanmazlık demektir.

Kinizm, Sokratesçi bir okuldur. Antisthenes da Sokrates gibi töresel bir
amaca yönelmeyen bilimleri küçümser, erdemin bilgiyle elde
edilebileceğini savunur, yaşamın amacı olan mutluluğu erdemlilikte
bulur.

Konseptualizm
Adcılık ve gerçekçiliğe karşı olarak, kavramların genel düşüncelerden
ibaret bulunduğunu ve bunların gerçek olduklarını savunmak kadar gerçek
olmadıklarını savunmanın da yersiz olduğunu ileri süren Fransız düşünürü
Abaelardus’un uzlaştırıcı öğretisi...

Realistler, metafizik tutumlarına uygun olarak genel kavramların gerçek
olduğunu ileri sürmüşlerdi. Adcılarsa genel kavramların sadece birer
sözden ibaret olduğunu ileri sürerek gerçek olmadıklarını
savunuyorlardı. Ortaçağın aydın bilgini Petrus Abaelardus, kavramcılık
öğretisiyle, bu çatışmayı uyuşturmaya çalıştı. Tartışma beyhudedir,
diyordu, kavramlar elbette gerçek değildirler, ama gerçekliklerden
çıkarıldıkları için gene elbette bir gerçeklik taşımaktadırlar. Bunlar,
adı üstünde, kavramdırlar ve bunların bu anlamda gerçekliklerini
tartışmak yersizdir. Kavramların elbette nesne ve eylemlerden bağımsız
olarak birer varlıkları yoktur, ama nesnel gerçeklik bilgisinin özel bir
biçimidirler, bizler onlarsız (nesne ve eylemlerden soyutlanmış genel
kavramlar olmaksızın) nesnel gerçekliği bilip tanıyamayız. Tümeller ne
nesneden önce, ne de sonradırlar, nesnenin kendisidirler. Abaelardus bu
savıyla açıkça adcılara katılmakta , ne var ki onlardan biraz farklı
olarak tümellerin ya da önsel genel kavramların nesnel gerçekliğin
kavranmasında temel öğeler olduklarını ileri sürmektedir. Adcılığın
geliştiricisi Oscam’lı William da Abaelardus’un bu savına katıldığından
kavramcılık öğretisine son dönem adcılığı adı da verilir.

Kritisizm
Alman düşünürü Immanuel Kant’ın öğretisi...

Kant’a göre felsefe araştırması, bir değerlendirme (eleştiri) olmalıdır.
Felsefe us’la yapılıyor. Öyleyse usu değerlendirmek onun ne olduğunu ve
ne olmadığını iyice bilmek gerek. Felsefe nasıl bir usla yapılıyor?..
deneyden yararlanmayan bir salt us’la. Öyleyse salt us nedir. Salt us,
duyarlığın verilerinden alınmamış olan (apriori) bir bilgiyi
gerçekleştirdiği iddiasındadır. Buysa nesneler düzenini aşarak düşünce
düzenine yükselmek demektir. Öyleyse salt usun bilme yöntemi bir
aşkınlık yöntemi’dir. Salt us bu yöntemle gerçek bir bilgi edinebilir
mi?.. Öyleyse bilgi ne demektir , önce onu tanımlamak gerekir. Kant’a
göre her bilgi, bir yargıdır. Ne var ki her yargı, bir bilgi değildir.
Örneğin “her cisim yer kaplar” yargısı bize yeni bir bilgi vermez, çünkü
“cisim” kavramı esasen “yer kaplamayı” içerir; bu yargıda sadece bir
çözümleme yapılıyor ve “cisim” kavramı çözümlenerek kendisinde esasen
bulunan bir bilgi hiçbir gereği yokken yeniden ortaya konuyor. Oysa “bu
yük ağırdır” yargısı bize yeni bir bilgi verir, çünkü “ yük” kavramı
kendiliğinden hafif ya da ağır olduğunu bildirmez; burada, ötekinin
tersine, bir çözümleme değil bir bireştirme yapıyoruz ve “yük”
kavramıyla “ağır” kavramını birleştirerek yeni bir bilgi elde ediyoruz.
Demek ki bize bilgi veren yargılar çözümsel yargılar değil, bireşimsel
yargılardır. Salt us bu bireşimsel yargıyı aşkınlık yöntemiyle, deneyi
aşarak gerçekleştirebilir mi? Kant bu soruya kesin olarak şu karşılığı
veriyor: gerçekleştiremez. Böylece metafiziği kesin olarak yıkmış
oluyor: “salt us deneyden yararlanmadan hiçbir bilgi gerçekleştiremez.”
Öyleyse metafizik tasarımlar, insanların romantik düşlerinden başka bir
şey değildirler. Kant öncesi felsefenin tanrılaştırdığı us, böylelikle
tahtından indirilmiş oluyor; artık, aşkınlık yöntemiyle çalışan salt usa
güvenilmeyecektir. Kant eleştirmeye devam ediyor: salt us, bireşimsel
yargı olan bilgi’yi niçin gerçekleştiremez? Çünkü us, sadece bir
birleştirme işini gerçekleştirmektedir ve bu iş için gerekli gereçleri
nesneler düzeninden almaktadır. Elimizle tuttuğumuz taşı yere bırakınca
onun düştüğünü görüyoruz ve ancak ondan sonradır ki (apesteriori)
“bırakılan taş düşer” bilgisini edinebiliyoruz. Bu deneyi yapmadan önce
(apriori) bu konuda hiçbir bilgimiz olamaz. Bize bu gereçleri veren
duyarlık’tır. Duyarlık , bize bu gereçleri nasıl veriyor? Zaman ve mekan
içinde veriyor. Oysa nesneler düzeninde zaman ve mekan diye bir şey
yoktur. Demek ki bunlar duyarlığın dışardan almadığı, kendinden
çıkardığı bir şeylerdir ve duyarlık bunları katmadan, dışardan aldığı
hiçbir şeyi bize gönderemez. Bunlar deneyden elde edilemeyeceklerine
göre, usun verilerimidir? Kant, bu soruya da kesinlikle şu karşılığı
veriyor: hayır, bunlar usun verileri olamaz. Çünkü küçük çocuklar zaman
ve uzayı düşünmeksizin bilirler, hiçbir ussal işleri
gerçekleştiremedikleri halde sevdikleri şeylere yaklaşır, sevmedikleri
şeylerden uzaklaşırlar. Öyleyse, duyarlık, ne nesneler ne de düşünce
düzeninden aldığı bu şeyleri nasıl elde etmiştir? Kant, bu soruya ,
kendine özgü bir karşılık veriyor: sezi ile. Kant’a göre bunlar birer
biçim’dir ve ancak duyarlığın sezisiyle elde edilebilir. Zaman iç
duyarlığın biçimidir, içimizden gelen her duygu zamanla birliktedir;
mekan dış duyarlığın biçimidir, dışımızdan gelen her duygu mekanla
birliktedir. Katılmadıkları hiçbir duyumun gerçekleşemeyeceği bu
biçimler, usun verileri olmadıkları halde deneyüstü
(transzendentale)’dürler. Deneyden çıkarılmışlardır ama bunlarsız da
deney yapılamaz. Kant’a göre, aşkın bilgi olamaz ama deneyüstü bilgi
olabilir. Bir soru daha gerekiyor: deneyden gelen verilere duyarlığın
seziyle elde ettiği biçimlerin katılması, bilimsel bir bilgiyi
gerçekleştirmeye yeter mi? Yetmeyeceğini söyleyen Kant, sonunda us’a
deneyüstü bir görev bulmuştur: bireştirme işi. Kant’ a göre us bu görevi
gerçekleştirmeseydi, ne duyuların verileri ve ne duyarlığın katkıları
bilimsel veriyi gerçekleştirebilirdi. Öyleyse us , bu bireştirme işini
nasıl yapıyor? Duyarlığın katkısıyla birlikte gelen bilgi süreçlerini
düzenleyici kalıp (kategori)’lara sokarak. Us, bu kalıpları ne deneyden
ve ne de duyarlığın sezişinden almıştır; bu kalıplar onda temel olarak
vardırlar ve kendisiyle birliktedirler. Demek ki, Kant’a göre bilgi,
gene de, nesneler düzeninde değil, us’un düşünme düzeninde
gerçekleşmektedir. Kant, böylelikle kendi düşünme yöntemini de bulmuş
oluyor: deneyüstü yöntem ( transzendental methode). Kendi kurduğu bu
terimle, eleştirici bakışını dile getirerek, bilginin duyuların ürünü
olduğunu savunan duyumculukla anlığın ürünü olduğunu savunan
anlıkçılık(entellektüalizm)’ın üstüne aşıyor ve gerçeğin, her ikisinin
birleşik bir üstünde’liğinde olduğunu savunuyor.

Kant’a göre; kesin, tümel, her zaman ve her yerde geçerli bilgi elbette
deneyüstü önsel bir bilgidir. Çözümsel yargıların tümü sonsaldır,
deneden sonra gerçekleşmişlerdir ve bu yüzden bilimsel ve kesin bir
bilgi vermezler. Bireşimsel yargıların da önsel olanları vardır ama
sonsal olanları da vardır. İşte asıl kesin ve bilimsel bilgi bu önsel
bireşimsel yargı’lardır.

Liberalizm
Siyasal, dinsel ve ekonomik alanlarda müdahaleleri istemeyen devlet,
toplum ve birey arasındaki ilişkilerde önceliğin bireyin hak ve
özgürlüklerinde olması gerektiğini savunan öğretilerin genel adı...

Liberalizm terimi, siyasal alanda yasalar karşısındaki eşitliği ve
insanların kendi yönetimlerini kendilerinin seçmesi özgürlüğünü, dinsel
alanda kilise egemenliğine karşı vicdan özgürlüğünü, ekonomik alanda da
devlet müdahalesine karşı alışveriş özgürlüğünü savunur.

Liberalizm, 18. ve 19. yüzyılda Avrupa orta sınıfının mutlakıyetçi
devlet düzenlerine karşı ve teolojik dünya görüşünün bir parçası olarak
çıkmıştır. Bu dünya görüşü, en çok doğal hukuk öğretisi ile faydacılık
öğretisinden etkilenmiştir. Doğal hukuk öğretisine göre insanın doğuştan
gelen birtakım dokunulmaz hakları vardı. Bunların başında da mülkiyet
hakkı geliyordu. Çağdaş toplu ve devlet düzeninin dayandığı “toplumsal
sözleşmenin” amacı öncelikle bu hakkın istikrarlı bir hukuk sisteminin
güvencesi altına alınmasıydı. Özellikle İngiliz filozof John Locke’un
yapıtlarında liberal ideolojiye en uygun biçimine kavuşan bu doğal
haklar yaklaşımı, klasik siyasal iktisadın babası sayılan Adam Smith
iktisadi açıdan değerlendirdi. Smith, toplumun iktisadi yaşamını doğal
bir organizma olarak tanımladı. Onla göre kapitalist ekonomiye, nesnel,
insanların iradesindeki bağımsız yasalar yön verirdi. Bu yasaların
herhangi bir bozulmaya uğramadan işlemesi için en elverişli ortam
serbest rekabetti. İş bölümü ve serbest rekabete düzeninde her iktisadi
birim, ister üretici ister tüketici olsun, kendi kişisel çıkarının
peşinde koşarken aynı zamanda ve kendiliğinden bütün toplumun refahına
da hizmet etmiş olacaktı.
Ekonomik liberalizmin temelinde, kendi öz çıkarını kollamakla topluluğun
çıkarını da sağlayan rasyonel, homo oeconomicus (iktisadi insan) kurgusu
vardır. ...
 
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Alt 28-08-07, 13:14   #2
Forum Demirbaşı
 
apupu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 13-04-07
Nerden: evde yasıorum :D evden kovuldugum zaman ise bos bir ınsaat alanı tercıh sebebidir :)
Yaş: 25
Mesajlar: 498
Tecrübe Puanı: 21 apupu 1000 apupu 1000 apupu 1000 apupu 1000 apupu 1000 apupu 1000 apupu 1000 apupu 1000
--->: Felsefe Sözlügü

ELinE SaGLıK
__________________
Arızalı modelim ben, kısa devre yapıyorum! Ateşler çıkıyor elimden, dilimse bıçaktan keskin, acıtır canınızı sözlerim. Yok öyle gizemlerim, şifrelerim, başka anlamları yok kelimelerimin. Tek derdim adam gibi yaşamak!
BAZI ŞEYLERİ HAKEDEN BİLİR !!!

pRenSipLerim vAr VE seviyeSiz diiLim.. !
kinCi diiLim Ama Unutmam!..
şevkat qöSteriRim Ama ŞıMarTmaM.. !
Ciddiye aLıRıM ama KAPILMAM!..


...DALGA GEÇERİM AMA KIRMAM..!

Huzur Veririm Ama Söz vermem!

.Sahip oLurum Ama AİT OLMAM!..

BEN
uчuмαм
.uчαимαм
..usℓαимαм
...duямαм
....чoяuℓмαм
.....dєℓiяiяiм
......αğℓαяıм
.......αğℓατıяıм
........güℓєяiм
.........siℓєяiм
..........çσĸ ĸσиuşuяuм
...........susτuммu hiç ĸσиuşмαм
............τяip чαpαяıм
.............τяip чαpαиı sєvмєм
..............dєℓiяτiяiм
...............вüτün gєcє uчuмαм
................αиsızıи uчuяuм
.................çσĸ sєvєяiммм
..................içєяiм
...................gєzєяiм
....................üzєяiм
.....................üzüℓüяsєм чαĸαяıм
......................αsℓıиdα σиu чαpαмαм
.......................çüиĸü ĸıчαмαм!!!
CakaLLar aLeminde Kurt'iSek, zaLim oLmamizdandiR, Dost ve Arkada$ SahißiySek. DeLikanLi oLmamizdandiR. HanCer ßogaZimiza, NamLu kaFamiza Dayandigi zaman ßiLe. ßiz DostLarimizi UnutmadiK :thanks:
apupu isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Bookmark Post in Technorati
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

  • Submit Thread to Digg Digg
  • Submit Thread to del.icio.us del.icio.us
  • Submit Thread to StumbleUpon StumbleUpon
  • Submit Thread to Google Google
  • Bookmarks

    Seçenekler
    Stil

    Yetkileriniz
    You may not post new threads
    You may not post replies
    You may not post attachments
    You may not edit your posts

    BB code is Açık
    Smileler Açık
    [IMG] Kodları Açık
    HTML-KodlarıKapalı
    Trackbacks are Açık
    Pingbacks are Açık
    Refbacks are Açık


    Benzer Konular
    Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
    Osmanlı'da Felsefe... TomakiN Her Telden 1 28-08-07 13:16
    PoStmodeRn FeLSefe BeLa Her Telden 0 20-03-07 06:59
    Ülkemizde Felsefe Ayşin Her Telden 2 20-01-07 20:57
    ÖNEMLİ::::Değişik bir ifade ile FELSEFE.... Yayamaz Kayimca Bilelim - Öğrenelim 0 12-12-06 22:12
    Osmanlı'da Felsefe historik Edebiyat 0 18-11-06 23:07


    Bütün Zaman Ayarları WEZ olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:27 .


    Powered by vBulletin Version 3.8.7
    Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
    Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.5.0 RC2
    Sohbet ve Sohbet odalari sitesi

    Sohbet Chat Forum Oyunlar1