hoSSohbeT.com  Sohbet  forumlari

Anasayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Geri git   hoSSohbeT.com Sohbet forumlari > Eğlence > Bilelim - Öğrenelim
Kayıt ol Yardım Sohbet Gazete oku Spor gazeteleri Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Bilelim - Öğrenelim Yapılan bir araştırmaya göre hiçbir insan dirseğini yalayamaz... (Bir araştırmaya görede bu yazıyı okuyanların %75'i dirseğini yalamaya çalışmaktadır)

Etiketler: , ,

Cevapla
 
Seçenekler Arama Stil
Alt 06-11-06, 17:21   #1
SeRGeN
Yönetici
 
SeRGeN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 20-03-05
Nerden: Ankara-TÜRKiYE
Yaş: 100
Mesajlar: 4.330

Ettiği Teşekkür: 58
282 Mesajına 538 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10000 SeRGeN is a name known to all SeRGeN is a name known to all SeRGeN is a name known to all SeRGeN is a name known to all SeRGeN is a name known to all SeRGeN is a name known to all
SeRGeN - MSN üzeri Mesaj gönder
Thumbs up Lüzumsuz bilgiler ansiklopedisi

LÜZUMSUZ BİLGİLER ANSİKLOPEDİSİ

Tamer Korugan
Aykırı Yayıncılık




İÇİNDEKİLER





1. Adetler
1.01. İngiltere'de trafik niçin soldan akar?
1.02. Niçin trafik lambaları kırmızı, sarı ve yeşildir?
1.03. Erkek bebeklerin giysileri niçin mavidir?
1.04. Erkeklerin düğmeleri niçin sağdadır?
1.05. İnsanlar niçin tokalaşıyorlar?
1.06. Matemde bayraklar niçin yarıya indirilir?
1.07. Şemsiyelerin çoğunun rengi niçin siyahtır?
1.08. Günümüzde üniformalar niçin haki renkte?
1.09. Eski insanlar tuvaletlerini nasıl yapıyorlardı?
1.10. Erkekler eskiden nasıl tıraş oluyorlardı?
1.11. Ata neden soldan binilir?
1.12. Erkekler niçin kravat takar?
1.13. Gelinliklerin rengi niçin beyazdır?






2. Batıl inançlar
2.01. 13 sayısı niçin uğursuzdur?
2.02. Ayna kırılması niçin uğursuzluk getirir?
2.03. Nazar değmesi nasıl oluyor?
2.04. Kara kedi geçmesi niçin uğursuzluk getirir?
2.05. Merdivenin altından geçmek neden uğursuzluk sayılır?
2.06. Niçin tahtaya vuruyoruz?






3. Günlük yaşam
3.01. Niçin müzikten hoşlanıyoruz?
3.02. Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı?
3.03. Bozuk paraların kenarları niçin tırtıllıdır?
3.04. Sirk çadırları niçin daima daire biçimindedir?
3.05. Niçin kurşunkalemlerin çoğu altıgen ve sarı renkte?
3.06. Buz neden kaygandır?
3.07. Saatler niçin ileri-geri alınır?
3.08. Bir saat niçin 60 dakikadır?
3.09. Saatin akrep ve yelkovanı niçin sağa dönüyor?
3.10. İskambil kağıtlarındaki şekillerin anlamı nedir?
3.11. Buzlanmış yollara niçin tuz dökülüyor?
3.12. 24 ayar altın ne demektir?
3.13. Yüzme yarışları niçin dört ayrı stilde yapılıyor?
3.14. İngilizce'de hindiye niçin Turkey deniliyor?



3.15. Yağmurda koşan niçin daha çok ıslanıyor?
3.16. Ev çiçekleri bize nasıl zarar verebilirler?
3.17. Sabun kiri nasıl gideriyor?
3.18. Sirklerde kılıcı nasıl yutuyorlar?
3.19. Gazeteler niçin enine düzgün yırtılmıyor?
3.20. Atletler niçin saat yönünün aksine koşuyorlar?
3.21. Boks ringleri niçin dört köşedir?
3.22. Asansör düşerken zıplanırsa ne olur?
3.23. Mum yanınca niçin geriye bir şey kalmıyor?
3.24. Yazın niçin açık renk giysiler giyiyoruz?
3.25. Camın arkasında güneşte bronzlaşabilir miyiz?
3.26. Elektrik insanı nasıl çarpıyor?






4.İnsan
4.01. Ağrı nedir?
4.02. Nasıl sarhoş olunuyor?
4.03. Vurgun yemek nasıl olur?
4.04. Neden esneriz?
4.05. Niçin yaşlanıyoruz?
4.06. Niçin gıdıklanıyoruz?
4.07. Renklerden nasıl etkileniriz?
4.08. Saçlarımız niçin uzuyor?
4.09. Niçin uyuyoruz?
4.10. Uyku nedir?
4.11. Vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?
4.12. Alkolün ne kadarı trafikte zararlıdır?
4.13. Banyodan sonra ellerimiz niçin buruşur?
4.14. Jet-lag olayı nedir?
4.15. Karagözlülerin çocuğu nasıl mavi gözlü olabilir?
4.16. Aynı anne-babanın çocukları niçin farklı oluyor?
4.17. Kanımız kırmızı iken damarlarımız niçin mavi?
4.18. İnsanlar niçin dondurularak saklanamıyor?
4.19. Suyun altında niçin bulanık görürüz?
4.20. İnsanların niçin bazıları solaktır?
4.21. Parmaklarımız niçin çıtlar?
4.22. Uyurken beynimizde neler oluyor?
4.23. Niçin hıçkırırız?
4.24. Taşıt tutması nasıl oluyor?
4.25. Niçin gülüyoruz?
4.26. İnsanlar nasıl yüzebiliyor?
4.27. Niçin insanların kanları birbirlerinden farklı?
4.28. Niçin hapşırıyoruz?
4.29. Saçlarımız niçin beyazlaşıyor?
4.30. Tırnaklarımız nasıl uzuyor?
4.31. Erkek ve kadınların el yazıları farklı mıdır?
4.32. Yirmi yaş dişiniz neden geç çıkıyor?
4.33. Niçin her insanın sesi farklıdır?






5. Hayvanlar dünyası
5.01. Niçin böcek yemiyoruz?
5.02. Kırmızı renk boğaları niçin kızdırır?
5.03. Sivrisinekler insanı niçin sokar?
5.04. Tellere konan kuşlar niçin çarpılmıyorlar?
5.05. Atlar nasıl ayakta uyuyabiliyorlar?
5.06. Kuşlar niçin 'V şeklinde uçuyorlar?
5.07. Kediler nasıl hep dört ayak üzerine düşerler?
5.08. Yeşil ot yiyen ineklerin sütleri niçin beyazdır?
5.09. Sinekler tavanda nasıl yürüyebiliyorlar?
5.10. Bir köpek yaşı niçin yedi insan yaşına eşittir?
5.11. Kutuplarda hayvanlar nasıl yaşıyorlar?
5.12. Örümcek ağının özelliği nedir?
5.13. Yarasalar niçin kan emer?
5.14. Yağmurda karıncalara niçin bir şey olmuyor?
5.15. Hayvanlar niçin kış uykusuna yatarlar?






6. Teknoloji
6.01. Telefon şehir kodları nasıl veriliyor?
6.02. Şarkı söyleyerek bir bardak nasıl kırılabilir?
6.03. Kuru temizleme nasıl yapılıyor?
6.04. Cereyan kesilince telefonlar nasıl çalışıyor?
6.05. Mikrodalga fırınlar yiyeceği nasıl pişirir?
6.06. Barkod nedir?
6.07. Yalan makinesi nasıl çalışır?
6.08. Silah susturucuları nasıl çalışır?
6.09. Telefon tuşlarında niçin çıkıntılar var?
6.10. Arabamızın aynaları niçin farklı gösteriyor?
6.11. Soğuk havada arabamız niçin zor çalışıyor?
6.12. Uçaklar arkalarında niçin bulut bırakıyorlar?
6.13. Helikopterlerin arka pervaneleri ne işe yarar?
6.14. Fotoğraflarda gözler niçin kırmızı çıkıyor?
6.15. Floresan lambalar niçin daha ekonomiktir?
6.16. Paraşütle ilk nasıl atlanıldı, kim atladı?
6.17. Bumerang nasıl geri gelebiliyor?
6.18. Kağıt nasıl yapılıyor?
6.19. En yüksek ses hangisidir?
6.20. Paslanmaz çelik niçin paslanmaz?
6.21. Arabalarda hava yastıkları nasıl çalışıyor?



7. Yiyecekler
7.01. Biber neden acıdır?
7.02. Hamburgerin adı nereden geliyor?
7.03. Yiyecekler tuzlanarak nasıl saklanabiliyor?
7.04. Soğan doğrarken niçin gözümüz yaşarır?
7.05. İnsanlar yiyeceklerini niçin pişirerek yerler?
7.06. Bira içenler niçin sık tuvalete giderler?



7.07. Diyet kola suda nasıl yüzebiliyor?
7.08. Elma kesilince niçin kararıyor?
7.09. Patlamış mısır nasıl patlıyor?
7.10. Domates niçin meyvedir?
7.11. Un niçin çok tehlikeli bir patlayıcıdır?






8. Dünyamız
8.01. Gökyüzü neden mavidir?
8.02. Arzın merkezine seyahat nasıl olurdu?
8.03. Deniz suyu niçin tuzludur?
8.04. Güneşe yaklaştıkça hava niçin soğuyor?
8.05. Suyun hacmi, donunca niçin küçülmüyor?
8.06. Yaşanmış en düşük ve en yüksek sıcaklık kaç derecedir?
8.07. Bulutlar nasıl oluşuyor ?
8.08. Niçin yağmur yağıyor ?
8.09. Niçin kar yağıyor ?
8.10. Yıldırım nasıl düşüyor?
8.11. Niçin gök gürlüyor?
8.12. Niçin ayı bazen gündüz de görüyoruz?
8.13. Yıldızların ışıkları gece niçin kırpışıyor?
8.14. Lavabodan su niçin sağa dönerek boşalıyor?






1
ADETLER
1.01 İngiltere'de trafik niçin soldan akar?

Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun için de çok
geçerli bir sebep vardı.
Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa düşman mı olduğunu
kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için, yolun
solundan, duvar dibinden (yaya veya atla) giderek sol taraflarını emniyete alır,
sağ ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.
Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma'ya gelecek
hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan gitmelerini
söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.
18. yüzyılın sonlarında ABD'de birçok atın çektiği posta arabalarında, sürücü
koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Bu da
yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun kontrolünü zorlaştırıyordu.
Çok geçmeden ABD'de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali sırasında,
ihtilalin liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir olasılıkla Katolik
kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye, Parislilerden yolların sağından
gitmelerini istedi.
Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki ikmal
arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve zaptettiği her ülkede de
bu uygulamayı hayata geçirdi.
İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden İngilizler
yolun solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler. Avustralya, Hindistan
gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam ettirdiler. Zaten İngilizler'de
Amerikalılardan farklı olarak sürücü arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.
Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü olan
ABD'de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola konuldu ve
dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.
İngiltere'de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın faturası o
kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu yapamazlar.
Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister soldan,
karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı ihmal etmeyin.
1.02 Niçin trafik lambaları kırmızı, sarı ve yeşildir?
Trafik ışıkları uygulaması, önceleri demiryollarının trenleri kontrol için
uyguladığı sinyaller Örnek alınarak başlamıştır. Demiryolları idaresi kırmızı
rengi 'dur' sinyali olarak seçmişti. Kırmızı renk kan rengi olduğundan asırlar

boyu tehlikenin, tahribatın ve ölümün simgesi olmuştur. Demiryolları ilk
faaliyete geçtiği 1830'lu yıllarda 'ikaz' ışığının rengi yeşil, 'geç' ışığının ise
beyazdı.
Bir süre sonra beyaz sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli 'geç' sinyali
diğer sokak lambaları ile karıştırılabiliyordu. Ama daha da kötüsü 'dur'
işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden düşünce ışık beyazlaşıyor,
'geç' sinyali olarak algılanıyor ve kazalara yol açabiliyordu.
Sonunda demiryolcular kırmızıyı 'dur', yeşili 'geç' sarı rengi de 'ikaz' sinyali
olarak kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk spektrumu içinde en göz
alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin bulunması gereken yerde beyaz ışığı
görürse, bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyor ve tedbirini alıyordu.
Karayollarına gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının bulunduğu
tarihlerde bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu. İlk trafik lambası
otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868'de Londra'da kullanıldı. Gazla
yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl
sonra patlayıp, kendilerini çeviren polisi de yaralayınca bu uygulama ortadan
kalktı.
Ama öte yandan otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya
başlamalarıyla birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde değişik
uygulamalar yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama
demiryollarında birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun kesiştiği
kavşaklarda işe yaramıyordu.
Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik lambasını,
ilkokul mezunu ve ABD'deki Cleveland'da otomobil sahibi ilk siyah olan Garrett
Morgan geliştirdi. 1914'de ilk denemelerine başlayan Morgan 1923'de de
patentini aldı. Morgan 1963'de ölümünden az önce patentini 40 bin dolara
General Electric firmasına sattı.
Morgan'ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir "T" üzerinde kırmızı ve
yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı lamba da ilave
edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı.
Aradan geçen yıllara rağmen sarı renk hala 'ikaz' anlamındadır ama günümüz
sürücüleri onu 'geç' sinyali olarak algılıyorlar.
1.03 Erkek bebeklerin giysileri niçin mavidir? Yüzyıllarca önce insanlarda şeytani güçlerin, bebeklerin veya küçük çocukların
odalarında dolaştıklarına, onların vücutlarına girmek için fırsat kolladıklarına
ilişkin ortak bir inanç vardı. Ayrıca bu şeytani güçlerin, mavi renk tarafından
kovulduğuna da inanılıyordu. Çünkü mavi göklerin rengi idi. Hatta bugün bile
hala Ortadoğu'da şeytanı kovmak için, bazı evlerin kapıları maviye
boyanmaktadır.
O zamanlarda, sülalenin devamı için, erkek bebeklerin önemi daha fazla olduğu
için, şeytan korkar da gider diye, erkek bebeklerin ve küçük erkek çocukların
giysilerinin mavi olması adet haline geldi ve yüzyıllar boyunca devam etti.
Çok sonraları kız bebekler de "erkek bebekler kadar önem kazanınca", onların
giysilerine de bir renk verilmesi ihtiyacı doğdu ve de çiçeklerin en güzeli olan
gülün rengi, yani pembe renk verildi.
1.04 Erkeklerin düğmeleri niçin sağdadır?
Hakikaten, niçin erkeklerin tüm giysilerinde düğmeler sağda, ilikler solda iken
kadın giysilerinde tam tersidir?
İşte, insanların daha çok sağ ellerini kullanmalarından dolayı yerleşen bir
alışkanlık daha. Sağ elini kullanan bir insan için, sağdaki bir düğmeyi, soldaki
bir iliğe geçirmek daha kolaydır. Bu nedenle de erkeklerin düğmeleri daima
sağdadır.
Peki kadınların düğmeleri niçin solda? Kadınların çoğunluğu da, daha çok sağ
ellerini kullanmıyor mu?
Giysilerde düğmelerin kullanılmaya başlanıldığı ilk zamanlarda, düğmeler hem
çabuk kırılabiliyordu, hem de herkesin alamayacağı kadar pahalı idi. Düğme
alabilecek zengin kadınlar da, uzun elbiselerini ancak hizmetçilerinin yardımı ile
giyebiliyorlardı.
Hizmetçiler ise hanımlarının karşısında, onların düğmelerini, sağ ellerini
kullanarak daha rahat ve daha hızlı ilikleyebiliyorlardı (tabii erkeklerin de daha
hızlı çözdüklerini söylemeye gerek yok). Bu neden(ler)le, terziler düğmeleri
hizmetçinin sağına, hanımının ise soluna gelecek şekilde diker oldular.
Günümüzde her kadın, kendi kendine giyinip soyunmasına rağmen nedendir
bilinmez, bu adet değişmedi.
1.05 İnsanlar niçin tokalaşıyorlar?
Tokalaşma aslında çağlar öncesi bir adet. Çok eski çağlarda, tüm erkekler bir
silah taşıyor ve çoğunluğu da bu silahı sağ eli ile kullanıyordu.
Bir erkek diğerine dost olduğunu, elinde silah bulunmadığını göstermek için, boş
sağ elini uzatıyor, diğeri de aynı şeyi yapıyordu. Ama her iki taraf da kendini
emniyete almak, diğerinin aniden silah çekmesine mani olmak için,
birbirlerinden emin olana kadar, birlikte ellerini hafifçe sıkarak duruyorlardı.
Tokalaşırken elleri sallama alışkanlığı, elleri daha iyi kavrayarak, rakibin
giysisinin içinden aniden bir silah çıkarmasını önlemek için başlamış olabilir.
Ancak sonraları dostluğun bir ifadesi oldu.






1.06 Matemde bayraklar niçin yarıya indirilir?
Bu geleneğin kökeni eski deniz savaşlarına kadar uzanıyor. O devirlerde her bir
savaş gemisinin direğinin tepesinde dalgalanan kendine özgü renkli bir bayrağı
vardı. Bir deniz savaşından sonra yenilen gemi, galip tarafın bayrağını asmak
zorundaydı, bunun için de kendi bayrağını yarıya çekerek üstte yer bırakırdı.
Günümüzde böyle bir durum söz konusu değilse de, bayrakları yarıya indirmek
bir saygı ifadesi olarak kaldı. Milletlerin matem günlerinde, önemli devlet
adamlarının ölümünde, diğer milletlerin de bayraklarını yarıya indirmeleri,
mateme katılmak anlamında uluslararası bir gelenek haline geldi.
Hangi ulustan olursa olsun denizde birbirinin yanından geçen gemilerin, geçiş
süresince bayraklarım yarıya indirmeleri geleneği, saygının bir ifadesi olarak
günümüzde hala devam etmektedir.
1.07 Şemsiyelerin çoğunun rengi niçin siyahtır? Şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce Mezopotamya'da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın
sembolü olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler Mezopotamyalıları
yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu.
Şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. Bugün bile
bazı Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı
görülmektedir. Hatta İngilizce'de şemsiye anlamındaki 'umbrella' kelimesi,
Latince gölge anlamına gelen 'umbra' kelimesinden türemiştir.
Milattan önce 1200 yıllarına gelindiğinde şemsiye Mısırlılarda biraz dini bir
anlam kazandı. Gökyüzünün Tanrının vücudundan yapılmış, dünyayı koruyan
bir şemsiye olduğuna inanıyorlardı ve başlarının üzerinde taşıdıkları şemsiye
yüksek ahlak sembolü idi.
Romalılar şemsiye kültürünü Mısırlılardan aldılar ama onu hep kadınsı bir
sembol olarak gördüler ve erkekler tarafından hiç kullanılmadı. Yağlı kağıttan
yapılan şemsiyelerin yağmuru da geçirmediği görülünce, kadınlar tarafından
yağmurda da kullanılmaya başlandı. Artık antik tiyatrolarda, yağmurda
kadınlar şemsiyeler altında rahat rahat otururlarken, erkekler sırıl sıklam
ıslanıyorlardı.
Avrupa'da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700'lü yıllarda
başlanmıştır. Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile
sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah bir
renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da benimsendi ve
güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için olan siyahlar ise
erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu.
Bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı
ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha kaliteli şemsiyeler
üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi algılanmaya
devam edildi. Günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek kalmadı ama

yağmurda erkekler siyah şemsiye taşımada hala ısrarlı. Kadınlar ise cıvıl cıvıl
renklerdeki şemsiyelerle dolaşıyorlar.
l .08 Günümüzde üniformalar niçin haki renkte?
Napolyon savaşlarına kadar, askeri üniformalar çok renkli ve gösterişli idi.
Ancak savaş teknolojisi geliştikçe bunun da bazı sakıncaları ortaya çıkmaya
başladı. Kılıç ve kalkanla yapılan savaşlarda gösterişli üniformalar düşmanda
moral bozukluğu yaratıyordu ama ateşli silahlar bulununca, bu parlak ve renkli
giysiler uzaktan iyi bir hedef olmaya başladı. Bugün askerler savaşa en uygun
sadelikte giyinerek giderler ve sadece gerekli teçhizatı taşırlar.
Üniformalardaki haki renk ise ilk kez İngilizler tarafından 1850'li yıllarda
Hindistan'da kullanılmaya başlanmıştır. Britanya ordusundan Hary Lumsden
İngiliz askerlerinin beyaz üniformaları nedeni ile kolay hedef olduklarını fark
edince, üniformaların üzerine toz ve çamur sürerek ve biraz da çay ile boyayarak
renklerini gölgeli kahverengine dönüştürmüş ve giysilerin rengini araziye
uydurmaya çalışmıştır. Toprak rengine benzeyen bu üniformalara Hintçe toprak
rengi anlamına gelen 'Khaki' adı verilmiş ve Türkçe'ye de 'haki' olarak geçmiştir.
Khaki 20. yüzyılın başlarında günün standartlarına göre değiştirildi. Bu model
Amerikan özel timleri tarafından tehlikeli görevlerde kullanılmaya başlanıldı.
Birinci Dünya Savaşı'nda da kullanılan bu renkteki kumaşlar çok sert oldukları
için askerlerin hareket kabiliyetlerini azaltıyor ve ıslandıkça daralıyorlardı. 1932
yılında pamuktan üretilen 'cramerton' ordu elbisesi dayanıklı olması ve içinde
kolayca hareket edilebilmesi açısından İkinci Dünya Savaşı'nda ordunun
kullandığı en yaygın arazi elbisesi haline geldi.
Bir sonraki aşama ise askerlerin düşman tarafından görülmemesini sağlayacak
kadar araziye uygun ama aynı zamanda aynı tarafın askerlerinin birbirlerini
vurmamasını sağlayacak şekilde ayırt edilebilir kumaş renk ve desenini
yaratmaktı.
Aslında kamuflaja ilk olarak askerler tarafından değil, hayvanların kendilerini
fark etmelerini önlemek için avcılar tarafından başvurulmuştu. Kamuflaj
desenlerini yaratabilmek için İngiliz ve Fransız orduları ressamlarla işbirliği
yapmıştır. Hatta Picasso'nun ordu giysilerini görünce, 'Bunlar benim desenlerim'
diye bağırdığı bile rivayet edilir.
1.09 Eski insanlar tuvaletlerini nasıl yapıyorlardı?
İnsanlar tarihlerinde çok uzun bir süre tuvalet kullanmadılar. Başlangıçta
hayvanlar nasıl yapıyorlarsa, onlar da öyle yaptılar. İşlerini en yakın çalının
dibinde veya bir ırmak kenarında görebiliyorlardı. Ancak toplumlar geliştikçe,
köyler, kasabalar ortaya çıktıkça tuvalet ihtiyacını karşılamak için daha uzak
mesafelere gitme zorunluluğu doğdu. Ayrıca açıkta bırakılan atıkların yarattığı
kötü koku ve hastalık tehlikeleri de insanlarda bu konuda bazı önlemler almanın
zamanının geldiği bilincini oluşturdu.

Binlerce yıl önce Sümerler, Mısırlılar ve Hindistan'da yaşayanlar oturakta
oturup, ihtiyaçlarını giderdikten sonra oturağa düşenleri uzakta bir yerlere
döküyorlardı. İki bin yıl önce ise Romalılar ilk basit tuvaleti kullanmaya
başladılar. Atıklar oturdukları deliğin içine düşüyor, deliğin altından akan su
onları uzağa taşıyordu.
Çiftçilerin, açık arazide çalışanların ise zaten böyle bir dertleri yoktu. Tarlanın
bir köşesine çukur kazıyor, çukur yeterince dolunca, toprakla dolduruyor ve
başka bir çukur kazıyorlardı. Geceleri ise yataklarının altında bir lazımlık
bulunduruyorlardı.
Ortaçağda kale ve şatolarda atık bir delik vasıtası ile binanın etrafındaki su
birikintisine düşürülüyordu. Bir yere tuvaletini yapıp, onu bir tanktan gelen su
ile sürükleyip, uygun bir yere bırakma fikri ilk olarak Kraliçe 1. Elizabeth
zamanında, 1589 yılında John Harrington'dan geldi. Ancak o zamanlar
İngiltere'deki evlerde ne böyle bir tankı dolduracak, ne de atığı alıp götürecek su
sistemi vardı.
Günümüzdekilere benzer bir tuvalet ancak iki yüzyıl sonra 1778'de İngiltere'de
bir saat yapımcısı olan Alexander Cumming tarafından tasarlandı ve Joseph
Bramah tarafından geliştirildi. Tuvaletlerden evlere yayılan kötü koku ise 1849
yılında Stephen Green'in 'U' şeklinde bir boruyu tuvaletin çıkışına monte etmesi
ile son buldu. Tuvaletlerin ve günümüzde lavaboların da altında bulunan bu 'U'
şeklindeki boruda her zaman bir miktar su kalır ve kokunun oluşmasını önler.
Tabii o zamanlar tuvaletler dökme demirden yapılıyordu. Sonra düzgün
yüzeylerinin temizlenme kolaylığı bakımından seramik tuvaletler üretilmeye
başlanıldı. 1888 yılında ise tuvaletlere zinciri çekilince suyu akan klozetler ilave
edildi.
Bizde tuvaletler için hela, kenef, ayakyolu, WC., 00, yüznumara gibi birçok isim
kullanılır. 'WC.' İngilizce ismindeki 'Water Closet'in baş harfleridir.
Yüznumaranın hikayesi ise değişik. Eskiden Fransa'da otellerde tuvaletler
koridorların uçlarındaydı. Odaların her birine birer numara verirken, tuvaletlere
numarasız demişler ve '00' diye işaretlemişlerdi. Fransızca'daki 'numarasız'
kelimesi ile '100 numara' kelimesi hemen hemen aynı telaffuz edildiğinden, bizde
Fransızcası biraz kıt birinin tercüme hatası sonucu 'yüznumara' olarak
yerleşmiştir.
1.10 Erkekler eskiden nasıl tıraş oluyorlardı?
1991'de Avusturya Alpleri'nde buzullar arasında donmuş bir erkek cesedi
bulundu. Şaşırtıcı olan cesedin 5.200 yıl önce yaşamış birine ait olması ve bugüne
kadar hemen hemen hiç bozulmadan kalabilmesiydi. 'Alp Çobanı' adı verilen bu
cesette dikkat çeken bir başka husus da, yüzünde sakal ve bıyık olmamasıydı.
Arkeologlara göre erkekler tarih öncesi devirlerde de tıraş oluyorlardı. Mağara
duvarlarındaki bu devirlerden kalma resimler sakal tıraşı için kabukların,
köpekbalığı dişlerinin, en çok da keskinleştirilmiş çakmaktaşlarının
kullanıldığını göstermektedir. Günümüzde keşfedilen bazı ilkel kabilelerde
çakmaktaşının bu amaçla kullanıldığı gerçekten de görülmektedir. Mısır'da

açılan mezarlarda eski Mısırlıların M.Ö. 4. yüzyılda sakal kesmek için
kullandıkları altın ve bakır aletler bulunmuştur.
Tarih öncesi erkeğinin sakal tıraşı olma nedeni, kesilmezse 150 santimetreye
kadar uzayabilecek olan sakalın hareket kabiliyetini hayli kısıtlamasıdır. Ancak
sinek kaydı tıraş olma ihtiyacının nedeni bilinmemektedir. Her gün kesilmesi
gerekiyorsa erkekler niçin sakallı yaratılmışlardır, o da ayrı bir konu. Erkekler
günümüzde olduğu gibi geçmiş zamanlarda da din, toplumsal konum ve moda
gibi nedenlerle tıraş oluyorlardı. Örneğin, Roma'da sadece özgür insanlar tıraş
olabilirdi.
MS. 14. yüzyılda şimdiki usturanın ilkelleri ortaya çıkmaya başladı, ama
erkeklerin acılı ve kanlı tıraş derdi 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti. King
Camp Gillette (jilet) ABD'de 1901 yılında ilk iki taraflı jileti keşfetti. Ancak
Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar 168 jilet ve 51 makine satabilmişti. Savaş
başlarında ABD hükümeti ordunun ihtiyacını karşılamak için firmaya 3,5 milyon
tıraş makinesi sipariş etti. Böylece tıraş bıçağı bir sektör haline geldi.
Kısa bir süre sonra eski bir kılıç üreticisi olan Wilkinson firması da tıraş bıçağı
üretimine geçti ve bu ikili günümüze kadar piyasanın devleri olarak geldiler.
Günümüzde Gillette dünya pazarının yüzde 66'sim elinde bulundururken,
Wilkinson'un payı yüzde 20'dir. Daima sektörün motoru olan Gillette aslında
kaşifinin ve firmanın ismi ve bir marka iken ürünün de ismi haline gelmiştir
1950'li yıllarda ilk elektrikli tıraş makineleri devreye girdi. Aynı yıllarda ise
paslanmaz çelik tıraş bıçağı piyasaya çıktı. Günümüz erkeklerinin yaklaşık
yüzde 80'i ıslak tıraşı yani tıraş bıçağı kullanmayı tercih ediyor. Dünyada tıraş
olan 2 milyar erkek ve her birinin yüzünde ortalama 15 bin kıl varken ve hele
hele bu kıllar günde yaklaşık 2 milimetre uzarken, yani bir erkeğin ömrünün
ortalama 100 günü tıraş olmakla geçerken, kim bükebilir tıraş bıçağı sektörünün
bileğini?
1.11 Ata neden soldan binilir?
Diğer birçok alışkanlıkta olduğu gibi, bunun da sebebi, insanların çoğunun sağ
ellerini kullanıyor olmalarıdır. Asırlar önce, daha çok sağ ellerini kullanan
insanlar, kılıçlarını kolay çekebilmeleri için, kılıçlarını kınlarında, sol
taraflarında taşıyorlardı.
Ata binerken, sol dizin altına kadar inen bu uzun kılıçla ata sağdan binmek, yani
sağ ayağı üzengiye koyup, sol ayağı atın üzerine atarak binmek kılıç nedeni ile
zor oluyordu.
Soldan, sol ayağı üzengi üzerine koyup, sağ ayağı atın üzerine atarak binince
kılıç sorun yaratmıyordu. Özellikle savaşa giden ordularda disiplin nedeni ile bir
örnek hareket edilmesi gerektiğinden, solaklar da ata soldan binmek zorunda
kalıyorlardı.
Artık biniciler kılıç taşımıyorlarsa da, ata soldan binmek günümüze kadar
uzanan bir gelenek haline geldi.






1.12 Erkekler niçin kravat takar?
Takılar hariç üzerimizdeki her giysinin bir fonksiyonu vardır. Peki kravatın
boğazı sıkmaktan başka fonksiyonu nedir? Her iki yakayı bir araya getirmekse
düğme o işi görüyor. Düğmeleri örtüp giysimizi güzel ve renkli kılmaksa kadınlar
niye takmıyor? Pek de kravat sever bir millet olmadığımız açıktır ama ister
inanın, ister inanmayın kravatın ortaya çıkışında Türklerin de rolü var.
1660'da Osmanlılar Avusturya ordusuna yenilince o zamanlar Avusturya-
Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde olan Hırvatistan'dan (Croatia) bir alay
asker zaferin kahramanları olarak Paris'e götürüldüler ve kralın huzuruna
çıkarıldılar. Bu askerler boğazlarına renkli mendiller takmışlardı. Bu mendiller
Romalılar devrinde hatiplerin, ses tellerini sıcak tutmak için boğazlarına
sardıkları mendillere benziyordu. Kral çok beğendi ve kendisi de krallık
kravatları takan bir alay kurdu. Kravat kelimesi de Hırvat anlamındaki
'Croat'tan türedi.
Çok geçmeden bu moda İngiltere'ye sıçradı. Hiçbir centilmen boğazına bir şey
sarmadan kendini iyi giyinmiş hissetmiyordu. Kravat o zamanlar o kadar yüksek
bağlanırdı ki, insanlar vücudunu döndürmeden etrafa bakamıyorlardı, ama hiç
olmazsa bir faydası vardı. Kılıç darbelerine karşı boyunu koruyordu.
Kravat çeşitli şekillerde yüzyıllarca yerini korudu, yüzden fazla değişik bağlama
şekli geliştirildi. Bağlama şekilleri üzerine kitaplar yazıldı. 1960 gençliğinin
düzene baş kaldırması sırasında biraz gözden düştü ama 1970'li yıllardan
başlayarak popülaritesi yine arttı. Tabii ki patronlar kravat takınca çalışanlara
da başka seçenek kalmıyordu.
Kravatlar erkeklerin elbise dolaplarının en kolay yıpranabilir aksesuarlarıdır.
Genellikle erkekler kravatı düğümünün bir tarafından, ince ucunu çekerek
çıkarırlar. Halbuki doğru yol kravatı bağlarken hangi hareketleri yaptıysanız,
sökerken de ters sıra ile aynısını yapmanızdır.
Kravatı çıkardıktan sonra her iki ucunu birleştirip iki kat yapmanız,
parmağınızın üzerine bir kemer gibi sarmanız, parmağınızı içinden çektikten
sonra bütün gece o şekilde muhafaza etmeniz uzmanlar tarafından tavsiye
ediliyor. Eğer söz konusu olan bir ipek kravat ise sabahleyin de hemen askıya
asmanız gerekiyor, bu şekilde içindeki fiberler orijinal şekillerine gelecektir. Son
bir uyarı: Üzerinde leke olsa bile ipek kravatları kuru temizlemeye göndermeyin,
deforme olabilirler, mümkün olduğunca kendiniz temizlemeye çalışın bu da bir
sonuç vermezse dikişlerim söküp mendil olarak kullanabilirsiniz.
1.13 Gelinliklerin rengi niçin beyazdır? Çocuk annesine sormuş: 'Anne gelinlerin giysisi niçin beyaz renkte?' Annesi
cevaplamış: 'Beyaz renk masumiyetin ve mutluluğun sembolüdür.' Çocuk tekrar
sormuş: Teki o zaman damatlar niçin siyah giyiyorlar?'
Eski Roma'da gelinliklerin rengi sarıydı. Gelinler yine sarı renkte peçe
takıyorlardı. Peçe evli ve bekar kadınları ayırt ediyordu. Ortaçağlarda ise
gelinliğin rengi üzerinde pek durulmadı. Kumaşın kaliteli ve gösterişli olması






daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu, renk de herkesin kendi
tercihine göreydi.
Beyaz gelinlik adetinin yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda kraliyet
ailesi gelinlerinin gümüşi renkte gelinlik giymeleri gelenekti. Kraliçe Viktorya
bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.
Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin simgesi
olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre bekaret evliliğin
vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti tuttu. Evlenirken beyaz giysi
giymek genç kızların bekaretlerini topluma ilan etmelerinin vasıtası oldu.
Gelinlikle ilgili bazı batıl inançlar da var. Bunlara göre gelinin gelinliğini bizzat
kendisi dikmesi, damadın düğünden önce gelini gelinlikle görmesi, gelinin
gelinliği düğünden önce giymesi uğursuzluk getiriyor.
Söz evlenmeden açılınca evlilik yüzüğünden de bahsetmek gerekiyor. İnsanların
evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına dayanıyor. Milattan 2800
yıl önce Mısır'da yaşayanlar dairenin veya halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç
ve bitiş noktalarının olmaması nedeni ile sonsuzluğu temsil ettiklerine
inanıyorlardı. Yüzük evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu
inanç ve adet Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok
ilginç evlilik yüzüklerine rastlanılmıştır.
Evlilik yüzüğünün sol ele ve sondan bir önceki parmağa takılmasının sebebi ise
modern tıbbın gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir insan anatomisi
bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde bu
parmaktan başlayıp kalbimize gittiği sanılıyordu. Böylece buraya takılan
yüzükler evli çiftin kalben bağlılığını simgeliyordu. Gerçi şimdi damarların
nereden gelip nereye gittiği biliniyor ama bu da bir adet olarak kaldı.






2
BATIL İNANÇLAR
2.01 13 sayısı niçin uğursuzdur?

13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç dünyada o kadar yaygındır ki,
yaşamı birçok yönde ciddi olarak etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin
kapılarına 13 numarası verilmez, uçaklarda 13. koltuk sırası yoktur,
apartmanlarda, otellerde 13. kat ya 12A'dır ya da 14'tür. 13 numaralı oda yoktur.
Olsa bile insanlar o odada kalmak istemezler. Hatta ayın 13'ünde işe gelmeme,
uçak ve tren rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi ve benzeri
davranışların ABD'ye günde milyonlarca dolara mal olduğu söylenmektedir. Bu
inanç bir fobi yani bir çeşit korku hastalığı olarak kabul edilmiş olup adı
'triskaidekaphobia'dır.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa'nın meşhur son yemeğindeki havarilerin
sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların
yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.
O zamanlarda ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder
Vikking'lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga'nın oğulları olup, ay kraliçesi
Nanna'nın da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin
tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak
bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen Balder'i
öldürür.
Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya'dan Avrupa'nın güneyine kadar
yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa'nın son
yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder'in yerini Hz. İsa, Loki'nin
yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha
gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir
araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü
hepten uğursuzdur. Ancak böyle bir günde doğmuşsanız tam tersi, yani 13 sizin
uğurlu gününüzdür.
Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı
cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki
büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa'nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi
olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem'in
cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok
değer verirler.
13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez
dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır.






2.02 Ayna kırılması niçin uğursuzluk getirir?
Ayna kırılmasının uğursuzluk getireceğine olan inanış, en eski batıl inançlardan
biridir. Kökeni ilk aynanın yapılışından yüzyıllar öncesine, hatta ilk çağ insanına
kadar gider. Göllerde veya su birikintilerinde, kendi aksini gören ilkel insan
şaşırmış, bunun kendisinin ruhu olduğunu sanmış, suyu bulandırıp
görüntüsünün kaybolmasına neden olanları da düşman bilmiştir.
İlk aynaların kullanılışı eski Mısır devirlerine rastlar. Bunlar pirinç, bronz,
gümüş hatta altın gibi °°°°llerden yapılmış ve çok iyi parlatılmış yüzeylerdi ve
de tabii ki kırılmaları mümkün değildi. Bu devirde de bu parlak yüzeylerden
yansıyan görüntünün o insanın ruhunun bir yansıması olduğuna inanılıyordu.
Sonraları buna vampirlerin ruhları olmadığından bu parlak yüzeylerde
görüntülerinin de yansımadığı inancı ilave edildi.
Cam kapların yapılmaya başlanılmasından sonra da, içindeki sudan yansıyan
görüntünün ruhun bir yansıması olduğu inancı devam etti ama camlar
kırılabiliyordu ve o zaman da içinde bulunan ruhun bir parçası vücudu terk
ediyordu.
Birinci yüzyılda Romalılar bu uğursuzluğun süresini 7 yıla çıkardılar Romalılar
hayatın her yedi senede bir kendini yenilediğine İnanıyorlardı. Camın kırılması
sonucu ruh ve dolayısıyla insanın sağlığı tahrip olduğundan, vücudun kendini
yenileyerek, sağlığına kavuşması için yedi yıl geçmesi gerekiyordu.
Bu batıl inanç, 15. yüzyılda İtalya'da, Venedik şehrinde, arkası gümüş kaplı, çok
kolay kırılabilir ve pahalı ilk aynaların yapılması ile birlikte iyice gelişti. İnanç
biraz da ekonomik boyut kazanmıştı. Aynayı taşıyanlar, evlerde aynaları
temizleyen hizmetkarlar, aynaları kırmaları halinde, yedi yıl boyunca, ölümden
daha beter felaketlerle karşılaşabilecekleri hususunda uyarılıyorlardı.
Bu inançla beraber geliştirilen bazı önlemler de oldu tabii. Örneğin: aynanın
kırılan parçaları toplanır ve güneye doğru akan bir ırmakta yıkanırsa veya
toprağa gömülürse kötü şans yok edilmiş olur. Ancak kırılan parçaları alıp evden
çıkarken içlerine bakmamak gerekir. Yatak odalarındaki aynaların üzerleri
kullanılmadığı zamanlarda örtülmelidir ki ruh içinde kalmasın. Ölen bir insanın
evindeki aynaların da üzerleri örtülmelidir ki ruh gökyüzüne doğru olan
yolculuğunda bir engelle karşılaşmasın.
17. yüzyılın ortalarında İngiltere ve Fransa'da ucuz maliyetli aynalar üretilmeye
başlanıldı ama batıl inanç o kadar yerleşmişti ki, günümüzün modern
dünyasında bile hala devam ediyor.
2.03 Nazar değmesi nasıl oluyor?
Bizde "nazar değmesi" adı verilen inanç, diğer lisanlarda "şeytan göz" veya
"şeytan bakışı" olarak adlandırılır. Bebeğine yeni elbiseler giydiren bir anne,
çarşıya gidip alışveriş yapar. Bu arada bir başka kadın gelir ve bebeği sever. Eve
gittiklerinde bebek ishal olur. İşte anneye göre bebeğine o kadının nazarı
değmiştir. Dikkat ederseniz burada bebeği seven kadının art niyeti yoktur. Zaten






nazarı değen kişinin genellikle kötülüğü değil, kıskançlığı ve çekemezliğidir söz
konusu olan.
Noel Baba ve benzeri batıl inançlar çocuklukta kuvvetli olup yaş ilerledikçe
azalırken, nazar değme inancı bunun tam tersidir. Nazar inancının ardındaki
güç, bakışın ruhla bütünleşmesidir. Bakış konuşmaya göre daha etkilidir. İnsana
tam odaklanır ve daha duygusaldır. Birçoğumuz arkamız dönük olduğumuz
halde kalabalık içinden birinin bize baktığını hissetmişizdir.
Nazar değmesi ile ilgili olarak en çok kabul gören görüş, gözdeki yansımadır.
Eğer karşınızdaki birinin gözlerine dikkatle bakarsanız, gözlerinde kendi
görüntünüzün yansıdığını görürsünüz. Eski insanlar sudan, aynadan yansıyan
görüntülerinin kendi ruhları olduğuna inanıyorlardı. Karşılarındaki insanın
gözleri içinde kendi küçük görüntülerini görünce tehlikede olduklarını,
ruhlarının karşısındakinin gözleri içinde hapsolduğunu sanıyorlardı.
Bu korkunun dünya çapında genel bir inanca dönüşmesinin, şimdi Irak'ın
bulunduğu topraklarda yaşamış eski Sümerlerden kaynaklandığı sanılıyor,
Sümerlerin inançlarına göre bazı insanlar bakarak suları kurutabilir ve bu
nedenle ölüme sebep olabilirlerdi. Sonradan bu inanç bir bakışla yaşayan şeyleri
de kurulabilme yönünde gelişti. Örneğin, nazar değen çocukların ishal olup
vücutlarının sıvı kaybetmesi, annelerin ve süt veren hayvanların sütlerinin
kuruması, meyve ağaçlarının kuruması ve erkeklerin iktidarsız kalmaları vb.
Görüldüğü gibi, bunların hepsinde de sıvı kaybı ve kuruma vardır.
Bu inanç doğuda Hindistan'a, batıda Portekiz ve İngiltere'ye, kuzeyde
İskandinavya'ya kadar yayıldı. Böylesi bir inanca sahip olmayan Amerika, Asya,
Afrika ve Avustralya'ya ise kaşifler, denizciler ve göçmenler tarafından taşındı.
Ama günümüzde hala Çin, Kore, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Amerika
yerlilerinde, Afrika'da sahranın güneyinde böyle bir batıl inanç yoktur.
Doğu Akdeniz ve Ege kıyılarında bu inanca, mavi gözlü insanların daha fazla
nazarlarının değdiği inancı da ilave edilmiştir. Bu yörelerde mavi gözlü
insanların azlığı bunun sebebi sanılıyor. Bu nedenle buralarda nazarı geri itmek
veya ayna gibi yansıtmak için mavi göz şeklinde, camdan yapılan nazarlıklar
başta bebekler olmak üzere nazarın değebileceği düşünülen her yere
takılmaktadır.
2.04 Kara kedi geçmesi niçin uğursuzluk getirir?
Dünya tarihinde kedilerden başka, önce tanrılaştırılan, sonra şeytanla
özdeşleştirilip soykırımına uğrayan, sonra da tekrar evin baş köşesine
yerleştirilen hiçbir canlı türü yoktur.
Bir insanın önünden siyah renkli bir kedi geçmesinin uğursuzluk getireceğine
ilişkin inancın kaynağının milattan önce 3000'li yıllara, eski Mısırlılara
dayandığı biliniyor. O devirde kediler kutsal bir canlı olarak görülüyordu. Hatta
siyah dişi kedilerin tanrıça olarak kabul edildikleri kazı çalışmaları sonucu çıkan
duvar kabartmalarından anlaşılmaktadır.






O devirde Mısır'da kedileri hastalık ve ölümden korumak için kanunlar bile
yapılmıştı. Evin kedisinin ölmesi aile için bir felaketti. Aile fakir veya zengin
olsun fark etmez, kedi mumyalanır, çok güzel kumaşlara sarılır, hatta mezarında
yanına kıymetli taş ve madenler bırakılırdı.
Kedilerin Mısırlıları bu kadar etkilemesinin sebebinin çok yüksek yerden
düştükleri zaman bile yara almadan kurtulmaları olduğu sanılıyor. Kedinin
dokuz canlı olduğu inancı o zamanlarda gelişmiştir.
Medeniyetler geliştikçe insanlarda kedi sevgisi de arttı, Hindistan'da, Çin'de
kediler insana en yakın hayvan oldular. O devirlerde, bugünkü inanışın aksine
kedinin birisinin önünden geçmesi o kişi için şans demekti.
Kedilerden, özellikle siyah kedilerden nefret, Hıristiyanlığın kendinden önceki
kültürleri ve onların sembol kabul ettiği şeyleri yok etme güdüsü ile ortaçağda,
İngiltere'de başladı. Bağımsız, bildiğini yapan, "inatçı" ve "sinsi" karakteri,
sayılarının da şehirlerde aşırı artması ile birleşince, kediler gözden düştü.
O yıllarda evinde kedi besleyenler yalnız yaşayan fakir ve yaşlı kadınlardı. Yine
o yıllar büyücü ve cadı inancının tüm Avrupa'da histeriye dönüştüğü yıllardı.
Siyah kedi besleyen bu kadınların kara büyü yaptıklarına dair kampanyalar
başlatıldı. Siyah kedilerin geceleri şeytana dönüştükleri konusunda korku dolu
halk hikayeleri üretildi.
Cadı konusu bir paranoyaya dönüşünce birçok zavallı kadın kedisi ile birlikte
yakıldı. Fransa'da kral 13. Louis bu uygulamayı yasaklayana kadar her ay
binlerce kedi yakıldı. Sonra da kedilerin popülaritesi tekrar yükselerek arttı.
Boşuna dememişler kediler dokuz canlıdır diye.
2.05 Merdivenin altından geçmek neden uğursuzluk sayılır? Duvara dayanmış bir merdiven görürseniz altından geçmeyin, etrafından
dolanın. Çünkü o merdivenin tepesinde ya bir tamirci, ya bir boyacı ya da
camları silen biri olabilir. Yani başınıza bir çekiç, su kovası, boya kutusu, hatta
bir adamın düşme olasılığı yüksektir. Merdiven altından geçmenin uğursuzluk
getireceği inancı gerçekten batıl inançlar içinde en azından bir işe yarayan tek
inançtır. Ancak inancın kökeninde pratikteki faydası ile ilgili olmayan farklı
şeyler yatmaktadır.
Duvara dayanan bir merdiven, duvar ile arasında bir üçgen oluşturur. Bu, bir
çok kültürde tanrıların kutsal üçgeni olarak bilinir. Örneğin piramitlerin
kenarlarının üçgen olması da bu inanca dayanır. Bir üçgenin içinden geçmek de,
bir kutsal yere meydan okumak anlamına gelebilir.
Eski Mısırlılar için zaten merdivenin kendisi iyi şansın sembolü idi. Merdiven
olmasaydı, Güneş Tanrısı Osiris'i karanlıkların ruhundaki hapis hayatından
kurtarmak mümkün olamayacaktı. Ayrıca merdiven tanrıların katına
tırmanmak için de şekilsel bir semboldü. Günümüzde açılan bu antik mezarlarda
ölünün cennete tırmanması için yanma konulmuş bulunan merdivenlere
rastlanmaktadır.






Asırlar sonra birçok batıl inançta olduğu gibi Hıristiyanlık bu inancı da Hz.
İsa'nın ölüm şekline adapte etti. Çarmıha dayalı merdiven kötülüğün, hıyanetin
ve ölümün sembolü oldu. İnsanlar, merdivenin altından geçmekle bütün bu kötü
geleceklerle karşılaşabileceklerine inandırıldılar.
17. yüzyılda İngiltere ve Fransa'da suçlular darağacına götürülmeden önce bir
merdivenin altından geçiriliyorlardı. Tabii yanında olanlar merdivenin
etrafından dolanıyordu.
Değişik kültürler bu uğursuzluğa karşı bazı panzehirler geliştirdiler. Mesela bir
merdivenin altından yanlışlıkla veya zorda kalarak geçen kişiler için Romalıların
panzehiri yumruktu. O kişiler orta yani en uzun parmaklarını gerip diğer
parmaklarını yumruk gibi yaparlar ve geçtikten sonra merdivene doğru
sallarlardı. Bizde, Türkiye'de böyle bir adet yoktur ama Amerikan filmlerinde
karşısındakine bu hareketi yaparak küfür veya hakaret edildiği sıkça görülür.
Bunun kökeni de işte bu Roma panzehiridir.
2.06 Niçin tahtaya vuruyoruz?
Meşe ağacına insanların ruhani bir değer vermesi çok eskilere dayanır. Ağacın
yüksekliği ve sağlamlığı nedeni ile bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu.
Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak
gelişti. Önce milattan önce 2000'li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da
Ege'de Helen uygarlığında.
Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti.
Amerika yerlileri meşenin, Tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu
yer olduğuna, Helenler ise Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı.
Kuzey Amerika yerlileri bu batıl inancı bir adım daha ileri götürdüler. Bu ağacın
köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı
Tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını
istiyorlardı.
Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar.
Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa'nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi
yatıyordu. Hatta Avrupa'nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir
parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise "Tanrım dua ve
isteklerimi gerçekleştir" anlamına geliyordu.
Bu arada diğer kültürlerde inanıştaki tahta aynı kaldı ama cinsi biraz değişti.
Amerika yerlileri ve Helen medeniyetinin ağacı meşe iken, Mısırlılar incir
ağacını, Almanlar dişbudağı tercih ettiler. Hollandalılar ise ağacın cinsine önem
vermediler. Boyasız ve cilasız olması onlar için yeterliydi.
Amerikalıların tahtaya vurma inancının kökeni ne gariptir ki Amerikan
yerlilerine dayanmıyor. Romalılar devrinde Avrupa'da iyice yaygınlaşan eski
Helen inancının bir parçası olarak Amerikalılar tahtaya vuruyorlar.
Başımıza gelebilecek kötü şeyleri savuşturmak için tahtaya vurma inancı hala
devam ediyor ama uygulama alanı çok daraldı. Her taraf plastik ve laminat dolu.






Siz en iyisi yanınızda daima bir küçük tahta parçası bulundurun. Meşe
ağacından olursa daha da iyi olur!






3
GÜNLÜK YAŞAM
3.01 Niçin müzikten hoşlanıyoruz?

Müzik nedir? Düz biçimde konuşarak söylenebilecek bir şeyin değişik ses
dalgaları ile söylenmesinden niçin hoşlanırız? Müzik niçin keyif veya tam aksi
hüzün duygusu verebiliyor?
Müzik aslında ses dalgalarının, belirli kurallar içinde bir düzene sokulmasıdır.
Bilindiği gibi, ses dalgalar halinde yayılır. Bir saniye içindeki dalga sayısı sesin
karakterini tespit eder. Saniyede 260 dalga yapan, yani titreşen ses 'Do'
notasıdır.
Bu şekilde 7 temel nota oluşur. Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si. Son notadan sonra,
Do'nun titreşim sayısının bir katı kadar titreşimde daha ince bir Do gelir ki, bu
iki Do arasına bir oktav denir. İşte bu oktav, gam, akort denilen matematiksel
diziler, bir çeşit dizilerek müzik oluşturulur. Ancak tüm bunlar bize, bu
matematiksel diziden bihaber, Afrika yerlilerinin, dağ başındaki çobanın enfes
müziğini açıklayamaz.
Aslında kültürün müzik ve bundan alınan zevk üzerinde doğrudan ilgisi vardır.
Doğu müziğinde yukarıda belirtilen matematik dizilerdeki perdelerin arasında
karışık gezinilme, Afrika'da baş döndürücü ritimler, Avrupa'da ise notaların
ideal düzeni öne çıkar. Ancak bunlar da, değişik müzik türlerine ilgi duyan
bizlerin ve müziğin hoşlanılma nedenini açıklamaya yetmez.
Müzik ve dil yetenekleri birçok yönden birbirine benzemektedir. Bilimciler
insanların müzik yeteneği kazanmalarının, konuşmaya başlamaları ile aynı
zamanlara denk düştüğünü ileri sürüyorlar. Konuşma yeteneği şüphesiz daha iyi
bir iletişim ve yaşama şansı avantajını getirmiştir ama müziğin hangi ihtiyacı
karşıladığı hala meçhul.
Bebekler anlamlı kelimelere benzer sesler çıkarmaya başlarken aynı zamanda
şarkı söyler gibi mırıldanmaya da başlarlar. Uzun ve karışık cümleler kurmayı
becerdikçe, daha uzun ve karışık şarkıları söyleme yetenekleri de artar. Ancak
beynin konuşmaya kumanda eden kısmında hasar olan hastaların
konuşamamalarına rağmen müzik yeteneklerinin devam ettiği de görülmüştür.
Son zamanlarda, beynimizde müziği algılayan bir alıcı bulunabileceği tezi ileri
sürülmektedir. Eğer bir gün bu alıcı bulunsa bile, bunun niçin beynimize
konulduğunun sebebi yine anlaşılamayacaktır.
Öğretilme yoluyla bir çeşit dans yapabilen veya dans olarak algılanamayacak
hareketleri olan canlıları saymazsak, doğada müzik ve ritim duygusu sadece
insanda vardır. Bu özelliğin nedeni ise hala tam olarak açıklanamıyor.






3.02 Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklı?
Romalılar milattan 758 yıl önce 10 aylık takvim uygulamasına başladılar. Bu ilk
orijinal Roma takviminde aylar, gündüz ve gecenin eşit olduğu, binlerce yıldır
hayatın başlangıç zamanı olarak kabul edilen Mart ayından başlamak üzere,
Martius (Mart), Aprilis (Nisan), Maius (Mayıs), Junius (Haziran), Quintilis
(Temmuz), Sextilis (Ağustos), September (Eylül), October (Ekim), November
(Kasım) ve December (Aralık) idi.
Bu ay adlarından Quintilis'den (Temmuz), December'a (Aralık) kadar olanlar, 5,
6, 7, 8, 9 ve 10 rakamlarının Roma'lılarca telaffuz ediliş şekliydi yani, Mart
başlangıçlı takvime göre bu aylar yılın 5'inci, 6'ncı, 7'nci, 8'inci, 9'uncu, ve
10'uncu aylarıydılar. Bu 10 aylık takvim geride hesaba katılmamış daha 60 gün
bırakıyordu.
Yedek olarak bırakılan bu 60 gün sorun yaratınca, Janarius (Ocak) ve
Februarius (Şubat) adları ile iki ay daha eklenerek takvim tamamlandı. Yani
yılın ilk ayı Martius (Mart), son ayı ise Februarius (Şubat) oldu.
Asırlar sonra milattan 46 yıl önce Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar),
muhtemelen politik sebeplerden takvimde bazı değişiklikler yaptı. On bir ayı 30
ve 31 gün olarak iki şekilde düzenledi, yılın son ayı olan Şubat'a 29 gün verdi,
her dört senede bir Şubat'a bir gün ilavesini kabul etti. Ancak sonra nedendir
bilinmez Janairus'u (Ocak) yılın ilk ayı olarak ilan etti. Böyle olunca da, her 4
yılda bir eklenecek bir günün, yeni durumda yılın ikinci ayı konumuna gelmesine
rağmen Februarius'a (Şubat) eklenilmesine devam edildi.
Julius Caesar'ın beklenmeyen ölümünden (Sen de mi Brütüs olayı!) sonra,
Romalılar bu çok sevdikleri imparatorlarının anısına Quintilİs (Temmuz) ayının
ismini July olarak değiştirdiler.
Ondan sora tahta çıkanlardan, Augustus kendi şerefine, Sextilis (Ağustos) ayının
adını kendi ismi ile değiştirerek, bu aya August adını verdi. Ama ortaya başka
bir sorun çıkmıştı. Sezar'ın ayı 31 gün, Augustus'un ayı ise 30 gün çekiyordu.
Sorunu yine imparatorun kendisi çözdü ve zaten 29 gün olan Şubat'tan bir gün
daha alarak Ağutos'a ekleyiverdi. Böylece iki ay da eşitlenmiş oldu.
İşte size takvimin, niçin 12 ay olduğunun, ayların isimlerinin nasıl konduğunun
ve niçin farklı sayıda günlerden meydana geldiklerinin, dört sene sonra
eklenecek artık günün niçin yılın sonuncu değil de, alakasız bir şekilde ikinci
ayına eklendiğinin küçük bir hikayesi.
Özellikle ortaçağda takvimler üzerinde o kadar oynanmıştır ki, yapılan bilimsel
hesaplamalara göre, İsa'nın bugün kabul edilen Milattan, yani İsa'nın
doğumundan yaklaşık 6 yıl önce doğduğu, 36 yıl yaşayıp Milattan sonra 30
yılında öldüğü ileri sürülmektedir.
3.03 Bozuk paraların kenarları niçin tırtıllıdır? Özellikle kağıt para devrinden önce, alışverişte kullanılan paralar altın ve gümüş
içeriyorlardı. Her devirde olduğu gibi, o devirde de bulunan bazı düzenbazlar, bu






paraları kenarlarından kazıyarak, çok az miktarda da olsa, bu değerli madenleri
biriktiriyor, parayı da tekrar kullanabiliyorlardı.
O devirlerde tüccarlar, parayı tartıyorlar ve ağırlığı eksikse kabul etmiyorlardı.
Tabii, para da elinizde kalıyordu. Antik para kataloglarında dikkat ederseniz,
paraların büyük bir kısmının tam yuvarlak olmadığını görürsünüz.
Bu sorunu çözmek ve halkı eksik paraya karşı korumak için bozuk paraların
kenarları tırtıllı yapılmaya başlandı. Bu tırtıllar sayesinde paranın kenarının
kazındığı hemen belli oluyordu ve kenarı kazınmış parayı kimse almıyordu.
Bu adet günümüze kadar devam etti. Artık içinde değerli bir maden
bulunmamasına rağmen, bozuk paralarımızın kenarlarında ya tırtıl ya da bir
yazı vardır.
Günümüzde madeni paralar 'bozukluk' veya 'ufaklık' adı altında sadece
küsuratları ödemede kullanılıyor. Bozuk paralar da para olma niteliklerini
kanundan almalarına rağmen, kullanılmalarında bazı sınırlamalar vardır.
Gerek kağıt, gerekse madeni para olsun, her ikisiyle de yapılan ödemeleri kabul
etmemek mümkün değildir. Buna 'Kanuni Tedavül Mecburiyeti' denilir ki, kağıt
paralarda bu mecburiyet sınırsızdır. Ödenen miktar ne kadar büyük olursa
olsun, bunu karşı taraf kabul etmek mecburiyetindedir.
Madeni paraların ise mecburiyeti sınırlıdır. En çok üzerlerinde yazan değerin 50
katını tamamen bozuk para ile ödeyebilirsiniz. Örneğin 50 bin liralıklarla, 2,5
milyona kadar ödemelerinizi yapabilirsiniz ama daha fazlasını da bozuk para ile
ödeme isteğinizi karşı taraf kabul etmeyebilir.
Kağıt paraların Merkez Bankası tarafından basıldığı bilinir de, madeni paraları
Maliye Bakanlığı'nın çıkardığı pek bilinmez. Madeni paraların toplam para stoku
içindeki oranı da yaklaşık yüzde l civarındadır.
Hiç dikkat ettiniz mi? İnsan yüzleri kağıt paralarda önden, madeni paralarda ise
yandandır. Madeni paralarda yer çok küçük olduğundan, kabartma tekniği ile
bir yüzün tam detayını vermek mümkün olamamaktadır. Yandan bir profil kişiyi
daha iyi tanınır kılmaktadır.
3.04 Sirk çadırları niçin daima daire biçimindedir?
18. yüzyıla gelinceye kadar, cambazlık, ateş yutma vb. gösteriler sokaklarda
halka, saraylarda ise asillere yapıyordu.
Philip Astley, bugünkü modern sirklerin kurucusu kabul edilir. 1763 yılında
kurduğu sirkinde, ana gösteri ata binilerek yapılanlardı. Astley atlar bir daire
etrafında döndüklerinde, binicilerin at üzerinde daha rahat ayakta durduklarını
bildiğinden, sirk çadırım ve gösteri yerini bir daire oluşturacak şekilde düzenledi
ve atların gösteri sırasında, daima daire biçiminde dönmelerini sağladı.
Bir başka sirk sahibi, Antonio Franconi'de, dairenin en uygun çapının yaklaşık
13 metre olduğunu saptadı ki, bu mesafe bugün bile kullanılan ölçüdür.






Son bir not olarak, İngilizce'si 'circus' olan sirk kelimesinin, Latince'de daire
anlamına gelen, 'circle'dan türediğini de belirtmeden geçmeyelim.
3.05 Niçin kurşunkalemlerin çoğu altıgen ve sarı renkte?
Esasında en kolay üretim biçimi kare kesitli kurşun kalemdir ama yazarken elde
tutulması pek kolay değildin Yuvarlak kalemlerin elde tutulması kolaydır ama
üretimi pahalıdır. Altıgen kesitli kalemler ise orta yoldur. Yuvarlak kesitli
kalemler kadar kullanılması kolay ve üretimi daha ucuzdur.
Sekiz yuvarlak kurşunkalem için harcanan ağaçtan, dokuz altıgen kesitli kalem
yapılabilir ve üretim safhası bir kademe daha kısadır.
Tabii ki, alıcılar için üretim maliyetlerinin pek önemi yoktur. Altıgen kesitli
kurşunkalemlerin öbürlerine göre hala on bir kat daha fazla tercih edilmelerinin
sebebi, belki de konulduğu masada yuvarlanıp, aşağıya düşmemeleridir.
Kurşunkalemlerin dışının sarıya boyanarak satışı 1854 yılma dayanır. Ancak
1890 yılma kadar bu rengi kullanmak çok önemsenecek bir faktör değildi.
1890 yılında Avusturya'da L&C Hardtmuth Co. isimli şirket öyle bir kurşun
kalem üretti ki, diğer üreticiler de bu kaliteyi yakalamak zorunda kaldılar.
Bu kurşunkaleme meşhur Hindistan elması olan 'Koh-I-Moor' adı verilmişti ve
altın sarısına boyanmıştı. Ayrıca içindeki siyah renkli kurşun ucuyla birlikte
Avusturya-Macaristan imparatorluğunun bayrağını oluşturuyordu.
Bu kurşunkalem o kadar beğenildi ve o kadar başarılı oldu ki, sarı renk
kurşunkalemdeki kalitenin bir simgesi olarak kaldı. Diğer kurşunkalem
üreticileri de bu başarıdan pay alabilmek için ürünlerini piyasaya sarı renkte
sürmeye başladılar. Bugün hala piyasada olan dört kurşunkalemden üçü san
renktedir.
Kurşunkalemlerin içinde kesinlikle kurşun yoktur. Ana madde olarak kullanılan
grafit 40 değişik malzeme ile karıştırılarak, yüksek sıcaklıkta çok ince çubuklar
haline gelene kadar preslenir. Zaten kurşun çok zehirli bir elementtir.
Kurşunkalem denilmesinin sebebi 16. yüzyılda grafiti bulan İngiliz bilimcinin
onu bir çeşit kurşun elementi sanmasıdır. Ancak 200 yıl sonra grafitin bir çeşit
karbon olduğu anlaşıldı.
3.06 Buz neden kaygandır?
Evde cilalı parke üzerinde çorapla yürürken düşme olasılığınız, halıya oranla çok
daha fazladır. Çünkü halı ile ayağımız arasında, cilalı parkeye nazaran daha çok
sürtünme ve daha fazla temas vardır. Buzlu bir yüzeyin üzerinde ayağımızın
kaymasını benzer bir sebebe dayandırabiliriz, ancak buz pateni yapanlar pütürlü
buz yüzeyinde, düz bir buz yüzeyinden çok daha fazla bir hızla kayarlar.
Buz, sanıldığı gibi, düzgün bir yüzey olduğu için kaygan değildir. Olay, buz
pateninin çok küçük yüzeyinin buza basınç yapması dolayısıyla o noktadaki
buzun erimesi ve oluşan bu ince su tabakası üzerinde patenin hareket etmesidir.






İnsan ayağının boyunun ortalama 25 santimetre, eninin ise 10 santimetre
olduğunu kabul edelim. Ortalama insan ağırlığı olan 75 kg., iki ayakla 500
santimetrekare yere bastığında, her santimetrekareye 0,15 kg. ağırlık biner.
Topuklu ayakkabı giyen kadınlarda yere basılan alan o kadar küçülür ve basınç o
kadar artar ki, kadınların topuklu ayakkabı izi sıcak asfaltta kalır, hatta bu
basınç nerede ise filinki ile aynıdır.
Ucu neredeyse bıçak gibi olan patenlerin buza değen alanı o kadar küçüktür ki,
erime ısısını l derece azaltmak için 130 kg/cm2 gereken buz yüzeyini derhal
eritir.
Buz pütürlü olunca, paten sadece buzun pütürünün çıkıntılarına basar, böylece
temas yüzeyi iyice küçülür ve basınç artar ve buz daha kolay eriyerek, paten buz
ile arasında oluşan ince su tabakası üzerinde rahatça kayar.
Bu arada buzun bir başka şaşırtıcı özelliğine de değinmeden geçemeyeceğiz.
Dişimiz ağrıdığında elimizin üzerine konulan buz bu diş ağrısının azalmasına
yardımcı olur.
Vücudumuzun herhangi bir yerinde bir ağrı oluştuğunda, uyarıcı sinirler
buradan orta beyine ağrı sinyalleri gönderirler.
Bu sayede beyin tarafından uyarılarak vücudun doğal ağrı kesicileri olan
'endorfin' ve 'enkefolin' salgılanır.
Bu salgıların kaynağa gidebilmesi için sinir sisteminin diğer bölümlerine, ağrı
algılarının geçtiği diğer kapıları 'kapat' sinyali gönderilir. El üzerinden gelen ağrı
sinyallerinden dolayı salgılanan doğal ağrı kesiciler sonucu yüz sinirlerinden
gelen ağrı kapıları beyinde kapanmaktadır.
Diş ağrılarında vücudun başka bir yerinde değil de el üstüne buz konulmasının
nedeni bu olup, bu noktaya akapuntur uygulanmasıyla da benzer sonuca
ulaşılmaktadır. Baş parmakla işaret parmağı arasındaki bu noktaya HO-KU
noktası denilmektedir.
3.07 Saatler niçin ileri-geri alınır?
Birinci Dünya Savaşı süresince birçok ülke saatlerini yılın belli aylarında
yeniden ayarlamaya başladı. Bunun amacı günün aydınlık saatlerini, insanların
uyanık oldukları zamana uydurmak, dolayısıyla evlerde ve sokaklarda yanan
lambalar için gerekli enerjiden tasarruf sağlamaktı.
Bugün de aynı uygulamaya devam edilmekte, Nisan ayının ilk pazar gününde
saatler bir saat ileri, Ekim ayının son pazar gününde ise bir saat geri
alınmaktadır. Diğer bir deyişle ilkbaharda size kaybettirilen bir saat,
sonbaharda geri verilmektedir.
ABD'de kış aylarında standart zaman, yazları ise gün ışığından tasarruf zamanı
uygulaması kongre kararı olarak kabul edilmiş olmasına rağmen bazı eyaletler
bu uygulamayı reddetmiştir. Bu eyaletlerde halen yaz-kış standart zaman
uygulaması devam etmektedir.






Yaz günlerinde gün ışığı, yani aydınlık saatler çok daha uzun olmasına rağmen
hala tasarruf için saatlerin niçin bir saat ileriye alındığı çoğunlukla anlaşılmaz.
Bunun en kısa açıklaması 'gece zamanını da gündüze katmaktır' ama bizler
zaten karanlık olan saat 24:00'de değil de 23:00'de yatmamızın ülkemize ne
kazandıracağını genellikle anlayamayız.
Saatleri ileri almanın kış mevsimi ile alakası yoktur. Kış aylarında standart
zaman uygulanır. Ancak yaz günlerinde çok uzun aydınlık geçen bir zaman
süresi vardır. Amaç bu sürenin başlangıcını ileri kaydırarak, akşam olma
süresini bir saat uzatmaktır.
Yaz günleri hava çok erken aydınlanır. Eğer çiftçi değilseniz saat 05:00'de
uyanmanıza gerek yoktur. Ancak gün ışığından tasarrufa gerek duymayarak
saatlerimizi ileri almasaydık, bakın ne olurdu?
Dünyada güneşin 21 Haziranda 04:43'de doğduğu bir yer seçelim. Siz burada
yaşıyorsunuz ve saat sekizde işte olmak için saat altıyı çeyrek geçe yataktan
kalkmak zorundasınız. Bu seçtiğimiz yerde güneş ufukla 6 derece açı yaptığında,
standart saat ile saat 05:11 civarlarında etraf tamamen aydınlanır. Bu durumda
ileri alınmış saatler 06:15'I gösterir yani gerçekte siz işe bir saat erken gitmiş
olursunuz ama ışığı yakmadan saate bakar, tıraş olup kahvaltı yapabilirsiniz.
Akşamları ise, her zaman 24:00'de yatmaya vücudunu alıştırmış bir insan, bir
saat önce yatmak zorunda kalmış olur ama hava kararınca gece evde ve sokakta
lambaların yanma süresi bir saat kısalmış olur.
Gün ışığından tasarrufun sanayinin kullandığı elektrikle alakası yoktur. Onlar
gece de, gündüz de olsa zaten aynı elektrik enerjisini harcarlar.
3.08 Bir saat niçin 60 dakikadır?
Bir gün, dünyanın kendi ekseni etrafında bir dönüşü tamamladığında geçen
süredir. Bunu herkes bilir. Aslında tam da öyle değildir. Çünkü dünya kendi
ekseni etrafında dönüşü sırasında
yörüngesi üzerinde güneşin etrafında da döndüğünden, güneşten bakıldığında bir
tam devri için geçen süre farklı gözlemlenir.
Neyse şimdi biz bunu karıştırmayalım ve bugün bütün dünyanın kabul ettiği
zaman sistemine bakalım;
o Bir yıl 12 aydır.
o Bir yıl 52 haftadır
o Bir ay 28-31 gündür.
o Bir ay 4-5 haftadır.
o Bir hafta 7 gündür.
o Bir gün 24 saattir.
o Bir saat 60 dakikadır.
o Bir dakika 60 saniyedir.
o Bir saniye 100 mili saniyedir.






Görüldüğü gibi, bir gün kaç saniyedir diye sorulduğunda bile kafadan
hesaplanamayacak kadar karışık bir bölünme. Önce gün 24'e, sonra 60'a, sonra
bir daha 60'a bölünüyor. Saniyeden sonraki bölünmeler ise ondalık sistemle
gidiyor. İşte çocukların zaman hesaplarında zorlanmalarının sebebi.
Bir günde niçin 24 saat olduğunu kimse bilmiyor. Bu rakamın güneş saatini ilk
kullanan Mısırlılardan kaynaklandığı sanılıyor. Yere dikilen yüksek bir taşın
gölgesi sabah batıya, akşam doğuya düşüyordu ve Mısırlılar bu arayı altıya
bölmüşlerdi. Dolayısı ile bir gün 24 bölüm oluyordu.
12 sayısı 2, 3, 4 ve 6 ile bölünebildiğinden, o zamanlar en çok kullanılan sayı
birimi idi ki, bugün bile düzine adı altında sayı birimi olarak kullanılmaktadır.
Mısırlılar ayrıca 30 günlük ay ve 360 günlük yıl takvimini uyguluyorlardı.
Bugün bir dairenin 360 dereceye bölünmesinin sebebinin de bu olduğu sanılıyor.
Yaklaşık 3 bin yıl önce, bugün Irak olarak bilinen yerde yaşayan, Babilliler ise 60
sayısını matematik sistemlerinde temel olarak almışlardı. 2, 3, 4, 6, 12, 15, 20 ve
30 ile bölünebilen ve 360'ı da bölen bu sayı dakika ve saniyenin birimi olarak
alındı. O zamanlar için onluk sistem, yani on sadece 2 ve 5'e bölünebilen zavallı
bir sayı idi.
Saniyenin bölümleri ise o devirlerde ölçülemiyordu, ölçülebilmeye başlandığında
ise dünya ondalık sisteme geçmişti ve bu esas alındı.
3.09 Saatin akrep ve yelkovanı niçin sağa dönüyor?
İlk olarak eski Mısırlılar, güneşin her gün düzenli bir hareketle doğup, belirli
zamanlarda gökyüzünün aynı noktalarında bulunup, battığını gözlemlediler ve
bunun bir günü zaman parçalarına ayırmada kullanılabileceğini keşfettiler.
Böylece güneşin bu hareketinden yararlanarak ilk güneş saatini yaptılar. Bu
saat, meydanlık bir yere yüksek bir taş koymak ve güneşin hareketi sırasında, bu
taşın gölgesini takip etmekten ibaretti.
Mısır, konumu itibari ile kuzey yarım kürede fakat ekvatora da yakın bir ülke
olduğundan, güneş doğduğunda, gölge hemen tam batıda oluşuyor, güneş
yükseldikçe gölge kuzeye, yani sağa doğru hareket ederek, güneş batışında doğu
yönüne ulaşıyordu. Yani gölge bugünkü tüm saatlerin akrep ve yelkovanında
olduğu gibi soldan sağa doğru dönüyordu.
Daha sonraları, pendulumlu, pilli saatlerde de yön değişmedi, hatta sağa doğru
dönüşler 'saat yönüne dönüş' diye adlandırılır oldu.
Avustralya gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerde, güneş doğarken taşın gölgesi
güneye düşer ve güneş yükseldikçe sola doğru dönüş yapar. İlk saat orada
keşfedilseydi, bugün akrep ve yelkovan ters yönde dönüyor olabilirdi.






3.10 İskambil kağıtlarındaki şekillerin anlamı nedir? Oyun kartlarının nerede ve ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor. 7. ve
10. yüzyıllar arasında Çin'de ortaya çıktığı ve 13. yüzyılda Marco Polo tarafından
Avrupa'ya getirildiği tahmin ediliyor. Hindistan'dan veya Arabistan'dan geldiğini
ileri sürenler de var ama bugünkü şekilleriyle kullanılmalarının 14. yüzyıl
Fransa'sına dayandığı kesin gibi.
O tarihlerde, Fransa'da dört sınıf vardı ve iskambil kağıtlarındaki kupa, maça,
karo ve sinek bu dört sınıfı temsil ediyordu. Kupa bir kalkanı andıran şekli ile
asil sınıfı ve kiliseyi, maça bir mızrağın ucunu çağrıştıran şekli ile orduyu, karo
ticari deniz işletmelerinin eşkenar dörtken kiremitlerinden esinlenerek orta
sınıfı, sinek ise yonca yaprağına benzeyen şekli ile köylüyü temsil ediyordu.
Bugün briç, poker veya benzeri oyunlarda, kupanın en değerli, sineğin ise en
değersiz kart Olmasının nedeni işte bu sınıflamadır.
Aslında bizde papaz adı verilen kartın adı İngilizce'de kral (king), kızın ise
kraliçedir (queen). Vale veya oğlan için ilk zamanlarda düzenbaz anlamına gelen
'knave' kelimesi kullanılırken, günümüzde 'jack' ismi kullanılmaktadır. Yani
yabancı kartlarda kral ve kraliçe evli iken, bizde biraz yaşlı görülerek krala
papaz adı verilmiş, kraliçeye de 'kız' denilerek oğlana layık görülmüştür.
Bazı ülkelerde oyun kartlarında değişik isim ve semboller kullanılmasına
rağmen, en yaygın olanı Fransızların kullandıklarıdır. Fransızlar 'maça' şeklini
mızrağa benzeterek 'pique' adını vermişlerdir. İngilizce'de ise aynı anlamdaki
'spades' kelimesi kullanılmaktadır. Her ne kadar bir kalkanı andırdığı için asil
sınıfı temsil ettiği ileri sürülse de 'kupa' klasik bir kalp şeklidir. Bu nedenle
Fransızlar ona 'coeur', İngilizler ise 'heart' adını vermişlerdir.
'Karo' için Fransızca'da kare anlamındaki 'carreau' kullanılırken İngilizler elmas
anlamındaki 'diamond'u tercih etmişlerdir. Bizim 'sinek' dediğimiz şekil ise çok
açık üç yapraklı bir yoncadır. Fransızlar bu anlamdaki 'trefle' kelimesini
kullanırlarken, İngilizler 'club' (kulüp) ismini kullanmışlardır.
İşte bu nedenle briç oyuncuları 'maça'ya 'pik', 'kupa'ya 'kör', 'sinek'e de 'trefli'
derler, zaten aslına uygun olan 'karo'yu da olduğu gibi kullanırlar. Birli, papaz,
kız ve oğlan için kullanılan as, rua, dam ve vale isimleri de yine Fransızca
karşılıkları As, Roi, Dame ve Valet kelimelerinden dilimize geçmiştir.
3.11 Buzlanmış yollara niçin tuz dökülüyor?
Kışın çok kar yağışı alan bir bölgede yaşıyorsanız, karayolları görevlilerinin
yollardaki buzlanmayı gidermek için tuzu kullandıklarını görmüşsünüzdür.
Ancak tuz aynı zamanda dondurma yapımında da kullanılmaktadır. Peki ama
tuz, bu iki ters gibi görülen işlevi nasıl becermektedir?
Herkesin sandığının aksine tuz suyun içinde şekerin eridiği gibi erimez. Tuz
buzun içine girince onu çözer. Tuz yine kalır ama buz çözüldüğü için artık o su
değil, tuzlu sudur ve erime noktası saf sudan daha düşüktür.






Buzlanmış yollara tuz döküldüğü zaman, tuz önce buz ile çözümlenerek bir buzlu
su tabakası oluşturur ve bu çözeltinin donma noktası düşük olduğundan, sıfırın
altındaki sıcaklıklarda bile donmadan kalabilir. Günümüzde ABD'de üretilen
tuzun yüzde 45'i yollardaki buzun eritilmesinde kullanılmaktadır.
Bilindiği gibi su, sıcaklığı sıfır dereceye varınca donar. Suya tuz ilavesi ile bu
donma sıcaklığı da düşer. Suya yüzde 10 tuz ilavesi donma sıcaklığını -6 dereceye
indirir. Yüzde 20 tuz karıştırılmış su ise -16 derecede donar. Ancak yolun veya
buzun ısısı -16 dereceden de az ise artık tuzun erimede pek etkisi olmaz, sadece
buzun üstünde kalarak tekerleklerin kaymasını azaltabilir.
Dondurma yaparken de karışımın çevresinde çok düşük ısıya ihtiyaç vardır.
Dondurma karışımının etrafındaki ısının çok düşük olması, ancak bu düşük ısıda
karışımın donmaması gerekir. Burada eklenen tuz karışımın sıfır derecenin
altında bile donmadan dondurmanın oluşturulmasını sağlar.
Hatırlarsanız 'Titanic' filminde okyanus suyunun ısısı sıfırın birkaç derece
altında olmasına rağmen, deniz suyunun yüzeyi, içindeki tuz nedeni ile hala
donmamıştı.
3.12 24 ayar altın ne demektir?
Bizde altının saflığını gösterme ölçüsü olarak genellikle 'ayar' kelimesi kullanılır,
ama uluslararası piyasada kullanılan kelime 'kırat'tır. 'Kırat' hem altının, hem
de elmas ve diğer kıymetli taşların ölçümünde kullanılan bir birimdir.
Elmas ve değerli taşları ölçmede kullanılan 'kırat'ın bir birimi 200 miligrama
(0,200 gram) eşittir. Yani 20 gramlık bir elmasınız varsa, bu 100 kıratlık bir
elmastır. Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir
santimetrenin üzerindedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 3.106 kıratlık
'Cullian'dır. Bundan 530 ve 517 kıratlık iki büyük ve 100 küçük elmas
işlenmiştir.
Altında kullanılan 'kırat' veya 'ayar' ise altının saflığını gösterir. 24 kırat (ayar)
altın, içinde karışık başka bir °°°°l olmayan yüzde yüz saf altındır. Tamamen
saf altın çok yumuşak olduğundan genellikle bakır veya gümüş ile karıştırılır.
Her bir kırat (ayar) altının tümünün 24'de biridir. Örneğin bir bileziğin 24'de 18'i
altın, 24'de 6'sı da gümüşten yapılmışsa, o bilezik 18 kırat (ayar) altındır.
Altını Ölçmede kullanılan bu komik sistem, yaklaşık bin yıl evvelki Almanların
Mark isimli bir altın parasından kaynaklanmaktadır. Tamamen saf altından
yapılan bu para 4,8 gramdı ve elmas ölçü biriminde ağırlığına göre 24 kırat
ediyordu. Sonradan içine başka maddeler karıştırıldıkça içindeki altın miktarına
bağlı olarak kırat ölçüsü düşürüldü.
Altın beyaz, kırmızı, sarı gibi çeşitli renklerde beğenimize sunulur. Altın, bakır
ile karıştırılmışsa 'kırmızı altın', gümüş ile karıştırılmışa 'sarı altın', nikel veya
platin gibi °°°°ller içeriyorsa 'beyaz altın' adı verilir.






3.13 Yüzme yarışları niçin dört ayrı stilde yapılıyor?
Yüzme yarışları serbest (kravl), kelebek, kurbağalama ve sırtüstü olmak üzere
dört ayrı kategoride yapılır. Ancak 'kelebek' gibi her insanın kolay kolay
yüzemeyeceği bir sitilin niçin yarışmalara alındığı pek bilinmez. Aslında bütün
stillerin orijini kurbağalamadın Uluslararası yüzme federasyonu kurulmadan
önce başka ilginç kategoriler de vardı. Örneğin 1900 yılında Fransa'da Sen
nehrinde yapılan 200 metre engelli yarışında, yüzücüler sudaki direklere çıkıyor,
sandalların altlarından geçiyorlardı.
Bilinen en eski yüzüş şekli kurbağalamadım Az enerji harcanması nedeni ile bu
stil suda hayat kurtarmada ve keyif için yüzmede de kullanılır. İki kolun ileri
uzatılıp, suyun ellerle iki yandan geri çekilmesi, bu arada bacakların da
senkronize hareket etmesi, kurbağaların yüzüşüne benzediğinden bu adı
almıştır.
İlk zamanlarda kulaç tamamlandığında, nefes de kol hareketi başlamadan önce
alındığı için, bu arada hız da çok azaldığından dura dura yüzülüyormuş gibi
görünürdü. Gittikçe gelişen bu stilde şimdilerde nefes kolun geri çekiliş
hareketinin tamamlanmasından az önce alınmakta, yüzücüler de duraksamadan
yüzmektedirler.
Kelebek stilin kurbağalamadan asıl farkı kol hareketleridir. Kollar ileri
hareketlerini suyun üstünden yaparlar. 1933 yılında ABD'de yapılan bir yarışta
Henry Myers adlı bir yarışmacı kurbağalama stili ile yüzüşün kurallara uygun
olduğu konusunda ısrar etmiş ve sonuçta yarışa kabul edilmiştir.
Sonradan kelebek stili ayrı bir dal olarak yarışmalara alınmıştır. Başlangıçta
yüzücüler ayaklarını kurbağalamada olduğu gibi yana hareket ettirirlerken
sonra yunusun kuyruğu gibi çırpmağa başlamışlardır. Aslına bakarsanız
yunuslama olması gereken bu stilin adı herhalde kelebeklerin uçuşuna
benzetildiğinden olacak kelebek (İngilizce'de butterfly) olarak kabul görmüştür.
Sırtüstü yüzüş şekli ise 20. yüzyılın başında gelişmeye başladı. Bunda da
başlangıçta kol ve ayak hareketleri kurbağalamaya benziyordu. ABD'li Harry
Hebner kravl sitile benzer kol ve ayak hareketlerini geliştirdi ve bu şekilde
yüzdüğü ilk yarışta kurallara uymadığı gerekçesiyle diskalifiye edildi. Yapılan
itirazlar sonunda kurallarda sırtüstü bulunma dışında bir kısıtlama olmadığı ve
bu stilin sırtüstü yüzme hızını daha da geliştirdiği anlaşılarak resmi olarak
kabul edildi ve Harry'nin madalyası verildi.
Serbest stil de denilen kravl yüzüşün, yüksek dalgalarla mücadele edebilmek için
Güney Pasifik yerlileri tarafından geliştirildiği sanılıyor. Bütün yüzüş şekilleri
arasında en hızlısı olan bu stil 1902 yılında Avustralyalılar tarafından Avrupa'ya
taşındı. Stil Amerika'ya ulaşınca ayaklar her kulaçta önce 4 kez, sonra 1917
yılında iki kadın tarafından daha da geliştirilerek 6 kez çırpılmaya başlandı ve
sürat arttıkça arttı.






3.14 İngilizce'de hindiye niçin Turkey deniliyor?
Özellikle ABD'de Hıristiyanların şükran günlerinin önemli bir sembolü olan
hindi aslında Amerika kıtasının yerlisidir. Vahşi hindi cinsleri Kristof Kolomb
kıtayı keşfetmeden de önce Kuzey Amerika'da yaşıyordu. Hatta Avrupa'dan
Güney Amerika'ya ilk gelenler Azteklerin bir cins hindi ırkını ehlileştirdiklerini
görmüşlerdi.
Amerikan hindileri Avrupa'ya 1519 yılında İspanyollar tarafından getirilmiş,
daha sonra bütün Avrupa'da yayılıp 1541 yılında İngiltere'ye ulaşmışlardı.
Hayvancağızı gören İngilizlerin kafaları karışmış, o zamanlar Türk toprakları
olan Batı Afrika'dan Portekizli tüccarların getirdikleri Afrika hindisi veya yine
Türkiye üzerinden getirilen Hint tavuğu sanmışlardı. Sonunda her iki ırkın
farklı olduğu anlaşılmıştı, ama bu Amerikan kökenli kuşun adı 17. yüzyılda
Amerika'ya göç eden İngiliz göçmenler sayesinde Amerika'da 'Turkey' olarak
yerleşti.
Tabii bu Türkiye'nin isminin niçin İngilizce'de hindi anlamında kullanıldığının
resmi açıklaması. Bunun yanında uydurulmuş başka tezler de var. Bunlardan
biri Kolomb'un ilk yolculuğuna katılan bir Portekiz Yahudi'si Jose de Torres'in
hindiyi görünce, İbrânice 'büyük kuş' anlamında 'Tukki tukki' diye bağırması,
diğeri de sürekli batıya doğru giderek Hindistan'a ulaşmayı hedefleyen
Kolomb'un Amerika'ya vardığında burayı Hindistan ve hindiyi de Hint tavus
kuşu sanarak onu 'Tuka' diye adlandırması ve zamanla bu kelimenin Turkey
olarak telaffuz edilmesidir.
Durun daha tezler bitmedi. Bir başka tezde de, Kızılderililer hindiye 'Fırke'
dediklerinden bu sözcüğün İngilizce'deki telafuzu ile 'turkey'ye dönüştüğü ileri
sürülüyor. Daha başka hindi tezleri de var. Örneğin hindilerin korkunca
çıkardıkları seslerin insanlar tarafından turk-turk-turk (törk) diye taklit
edilmesiyle zamanla onlara Turkey denilmesine neden olduğu bile iddia ediliyor.
Bunda alınıp gücenecek bir şey yok. Türkçe'de de hindi kelimesi Hindistan
anlamına çok yakındır. Ayrıca bizde de bir 'Mısır' örneği var.
Hindiler başlangıçta renkli tüyleri nedeni ile kümeslerde süs hayvanı olarak
yetiştirilmişler, et kalitelerinin farkına ise 1935'den sonra varılmıştır. Erkek
hindiler 130 santim boya ve 10 kilo ağırlığa ulaşabilirlerken dişiler neredeyse
yarı ağırlıktadırlar. Vahşi hindiler akarsu ve göl kenarlarında yaşamayı tercih
ederler ve tehlike anında 400 metre mesafeye uçabilirler.
Bu arada marketlerde niçin hiç hindi yumurtası satılmıyor, dikkatinizi çekti mi?
Günümüzde tavuklar yılda ortalama 250'den fazla yumurtlayabiliyorlarken,
hindiler 100 - 120 adet yumurtlarlar ve yumurtaları 4 -5 kez daha ağırdır. Daha
ziyade yeni hindileri üretmekte kullanılırlar.
3.15 Yağmurda koşan niçin daha çok ıslanıyor?
Yağmur yağarken koşanların daha çok ıslanacağını ileri süren, insanı yağmurda
sallana sallana dolaşmaya iteleyen bir görüş ile hiçbir şey fark etmeyeceğini
iddia eden bir başka görüş ortada dolanıp durmaktadır.






Hiçbir şey değişmeyeceğini söyleyenlerin görüşüne göre vücudunuzun bir
dikdörtgen olduğunu ve yağmur damlalarının yere dik düştüğünü farz edelim.
İster bir yüz metreci gibi hızlı koşun, ister sallanarak yürüyün bir şey fark
etmez. Hızınıza bağlı olmadan vücudunuza düşen yağmur tanesi sayısı aynı
kalır. Koştukça ön tarafınıza bir saniyede daha çok yağmur tanesi isabet
edecektir ama süre kısaldığından toplam sayı ve sonuç değişmeyecektir.
'Yağmurda yürüyünüz' diyenler ise koşma durumunda yağmur damlalarının aynı
sürede daha çok sayıda birikeceğini ve buharlaşmaları için daha az zaman
olduğundan üzerimizin daha ıslak olacağını, aerodinamik tesirleri hesaba
katarak, düz yürürken üzerimize düşmeyecek düşey damlaların, koşarsak
karşıdan gelecekleri için temas edeceklerini, yürürken başımıza düşen damla
sayısının koştuğumuz sırada düşenden fazla olamayacağını ileri sürerek 'ahmak
ıslatan' diye de tabir edilen hafif yağışlarda yürümeyi öneriyorlar. Tabii burada
unutulmaması gereken şey yavaş yürürken bacaklarımızın da çok yağış alacağı.
'Koşunuz!' görüşüne göre ise, yağmurda koşmakla yürümek arasında,
vücudumuza düşen yağmur tanesi miktarı açısından bir fark olmayabilir ama
önemli olan başımıza düşen miktardır. Bu nedenle koşarsak süre kısalır ve
başımıza düşen yağmur miktarı azalır.
Yapılan bir deneyde, yağmur karşıdan 45 derece açı ile yağıyorken, bir defter
kağıdına aynı mesafe 7 saniyede koşulduğunda 131 damla, 20 saniyede
yürünüldüğünde ise 216 damla isabet ettiği saptanmıştır. Buna göre yağmurda
yürüyerek gitmek, koşmaya göre neredeyse iki misli ıslanmak anlamına
gelmektedir.
Şüphesiz bu Önermeler yapılırken, rüzgarın yönü, üzerimizdeki giysilerin şekli
ve cinsi ve en önemlisi kapalı alana ulaşılacak mesafe göz önüne alınmamış ve
değerlendirmeler kısa mesafelere göre yapılmıştır. Uzun mesafelerde hiç şansınız
yok, koşabildiğiniz kadar koşun ama en doğrusu yağmur geçene kadar kapalı bir
yerde oyalanın.
3.16 Ev çiçekleri bize nasıl zarar verebilirler?
Evimizdeki bitkiler veya süs çiçekleri solunumlarında gündüzleri havadaki
karbondioksiti alarak oksijen verirler ama geceleri ise bizim gibi oksijen alarak
karbondioksit verirler. Bu nedenle de çiçeklerle aynı odada uyumanın, havadaki
oksijen azalacağı için zararlı olabileceği konusunda genel bir inanış vardır.
Aslında bu doğrudur ama sanıldığı kadar tehlikeli değildir.
Konuyu daha iyi anlamamız için bir bitkinin aynı anda yaptığı iki işi bilmemiz
lazım. Birincisi hücrelerin nefes alışı, ikincisi de ışık ve klorofil özümlemesi diye
de adlandırılan fotosentezdir. Bu iki olay tamamen birbirinden farklı, iki ayrı
işlemdir.
Tüm canlı hücrelerde olduğu gibi bitki hücrelerinin de yaşayabilmeleri için
havadaki oksijene ihtiyaçları vardır. Havadan nefes yolu ile aldıkları oksijenle
şeker gibi gıda moleküllerini yakarlar, enerji kazanırlar. Bu, gündüz ve gece
yaşamları boyunca durmaksızın devam eder.






Bitkilerin yapraklarındaki hücreler aynı zamanda gündüzleri ışıkla birlikte
fotosentez işlemini gerçekleştirirler. Yani bitki gündüzleri her iki işlemi birlikte
yaparken geceleri sadece nefes almaya devam eder. Fotosentez işleminde bitkiler
havadan karbondioksiti alıp oksijen verirler. Ancak hücreler buradan çıkan
oksijeni nefes almada tekrar kullanırlarken, nefes verişteki karbondioksiti de
fotosentezde kullanırlar.
Ortalama yetişkin bir insan, hareketsiz durumda bir dakikada 15, bir günde 20
bin kez nefes alır. Her solumada yarım litre hava ciğerlerine girer. Yani
dakikada 7-8 litre havayı ciğerlerine çeker ve tekrar verir. Bu, günde 11 bin litre
hava demektir. Aslında nefes alırken havadan oksijen alıp karbondioksit veririz
ifadesi de tam doğru değildir.
Aldığımız havada hem oksijen vardır, hem de karbondioksit. Verdiğimizde de
aynı şekildedir ama oranları değişiktir. Ciğerlerimize aldığımız havadaki oksijen
oranı yüzde 21 iken dışarı verdiğimizdekinde yüzde 16'dır. Yani her nefeste
aldığımız havanın yüzde 5-6'sı vücudumuzda oksijen olarak kullanılır.
Dolayısıyla havadan aldığımız günlük oksijen miktarı ortalama 570 litre
civarındadır.
Gündüzleri yeterli ışık altında, bitkilerdeki fotosentez işlemi, bitkinin nefes
almasından daha yoğundur. Yani ortaya fazladan oksijen çıkar ve gündüzleri
odanızdaki havadaki oksijen miktarını artırırlar. Geceleri ışık olmadığından ve
karanlıkta fotosentez işlemi yapılamadığından, nefes almaya devam eden
bitkilerden çıkan karbondioksit miktarı daha çoktur.
Evlerimizdeki bitkilerin veya süs çiçeklerinin gündüz çıkardıkları fazla oksijen
ve gece verdikleri karbondioksit miktarı, insanın soluduğu havanın içindeki
oksijen miktarı yanında o kadar azdır ki sağlığımızı etkileyebilmesi mümkün
değildir. Ancak kapısı, penceresi hava sızdırmaz küçük bir odada, dev bitkilerle
birlikte yatma gibi bir alışkanlığınız varsa başka tabii...
3.17 Sabun kiri nasıl gideriyor?
Aslında sabun bir antiseptik, yani mikrop öldürücü değildir. Normal bir deri
üzerinde, ölü deri hücreleri, kurumuş ter, çeşitli bakteriler, yağlı ifrazatlar ve toz
vardır. Sabunun özelliği, mekanik olarak derimizin üzerinden bunların
alınmasını sağlamasıdır.
Suyu ve yağı (ne yağı olursa olsun) aynı kaba koyarsanız birbirlerine hiç
karışmazlar aksine su ve yağ molekülleri arasında birbirlerini iten bir güç
vardır. Elimizi sadece su ile yıkadığımızda, derimizin üzerindeki yağ tabakası,
suyun derimize temasına mani olur, onu dağıtır ve tam anlamı ile temizlik
sağlanamaz. İşte burada sabun devreye girer ve aracılık rolünü üstlenir.
Sabunun bilinen tarihi 2000 yıldan da öncesine uzanır. Hatta Anadolu'da 4000
yıl evvel Hititlerin yaktıkları bitkilerin külleri ile ellerini temizledikleri
bilinmektedir. Sabun, tarihinin her döneminde ucuz ve kolay bulunabilen
malzemelerden yapılmıştır. Romalılar sabun yapabilmek için, kireç taşını






ısıtarak kireç elde etmiş, bu ıslak kireci sıcak ağaç külleri üzerine püskürtüp
sonra da karıştırmışlardır.
Oluşan gri çamuru sıcak su dolu bir kazana dökerek keçi yağı ile saatlerce
karıştırarak kaynatmışlardır. Kirli kahverengi kalın bir tabaka oluşunca,
soğumaya bırakmışlardır. Soğuma sonucu sertleşen tabakayı parçalara bölerek
sabun olarak kullanmışlardır.
İşte sabun budur. Her sabun kireç gibi bir alkali madde ile bir çeşit yağın
karışımıdır. Günümüzde alkali olarak kireç yerine genellikle kostik soda
kullanılıyor. Keçi yağı yerine de, sığır ve koyun yağlarından elde edilen don
yağları, hurma, pamuk çekirdeği ve zeytinden elde edilen yağlar kullanılıyor.
Alkali ve yağdan meydana gelen sabun da anne ve babasının özelliklerini taşır.
Yani bir taraftan yağı severken diğer taraftan suyu sever. Sabun moleküllerinin
bir ucu yağı, diğer ucu da bir alkali olan suyu çeker. Ellerimizi
ovuşturduğumuzda yağ ve kirler, dolayısıyla içindeki bakteriler parçalanır.
Sabun molekülleri bu yağlı kirleri sararlar suyla birleştirirler ve artık çözünemez
hale getirirler. Musluktan akan su ile de uzaklaşır giderler. Ellerin kurulanması
ile de bakterilerin çok sevdiği nemli ortam ortadan kalkmış olur.
Günümüzün modern marketlerinde ise sabunun, bazı katkı maddeleri, boyalar,
parfümler, deodorantlar, bakteri giderici maddeler, kremler, losyonlar ve
reklamlarda söylenilen diğer maddeler eklenmiş hali ile karşılaşıyoruz.
Şampuan, diş macunu, tıraş kremi ve kozmetikler, sabunun sodyumun değişik
bileşikleri ile yapılmış diğer adlarıdır. Eğer kostik soda yerine potasyum
kullanılırsa, daha yumuşak olan sıvı sabun elde edilir.
3.18 Sirklerde kılıcı nasıl yutuyorlar?
İster inanın, ister inanmayın gösterilerde kılıcı yutanların yaptıkları numara
sahte değildir. Gerçekten kılıcı yutarlar. Ana problem gırtlak adalelerini
rahatlatmayı öğrenmek, böylece yutkunmaya mani olmaktır. Bu özellik haftalar
boyu süren egzersizlerle kazanılabilir. Kılıcın boğazı kesme ihtimali yoktur,
çünkü her iki tarafı da keskin değildir, yani kördür. Kılıcın ucu sivri gibi görünür
ama midenizin tabanına ulaşamayacak boyda bir kılıç seçerseniz bu da problem
yaratmaz.
Kılıç ve alev yutmanın büyük ustalarından Dan Mannix, bu konuda 1951 yılında
bir kitap bile yazmıştır. Mannix bu işi başarabilmek için haftalar boyunca, günde
en az bir saat, kesme ihtimali olmayan bir kılıç ile çalıştığını söylüyor. Birinci
problem yutkunma refleksinden çıkmış. Yine haftalarca öğle yemeği yemeyerek,
kılıç boğazdan girerken boğazın büzüşmesi problemini halletmiş. Sonunda bir
gün kılıcı sokarken boğazı gevşeyebilir hale gelmiş.
Mannix işin en zor yanını geçtiğini zannederken esas zorlukla Adem Elma'sı
denilen yerin arkasında karşılaşmış. Oradaki kıvrımı da geçmeyi başardıktan
sonra, kaburga kemiklerine de dikkat ederek, kılıcı kabzasına kadar yutabilme
yeteneğini kazanmış.






Kılıç yutmayı evde kendi kendine öğrenmeye kalkışmak son derece tehlikelidir.
Hele bu numarayı yaparken konuşmayı profesyoneller düşünmezler bile.
Yutmadan önce ve sonra kılıcın steril hale getirilmesi de çok önemli bir husustur.
Çok az da olsa katlanabilir kılıçları kullanan bazı hilebazlar ortaya çı